GenelMektuplara Cevap

İslam’da vaktinde kılınmayan namazla­rın kazası var mıdır?

Soru : İslam’da vaktinde kılınmayan namazla­rın kazası var mıdır ve günlük beş ayrı vakitte kılın­masının hikmeti nedir?

Cevap: Kur’an’da namazların kazasıyla ilgili herhangi bir malumat yoktur. Sünnette ki uygulaması ise uykuda veya unutarak vaktinde kılınmayan bir namazın uyanınca veya hatırlayınca kılınabilirliği ile ilgili­dir.

Fakat kasten terkedilen bir namazın kazasının olamayacağını zahirilerden Muhammed bin Hazm ifade etmektedir. “Kasten hiçbir mazereti olmadan uzun süre namaz kılmayan kimse kılmadığı zamanlar­da ki namazlarını kaza edemez. Bu sadece uykuda veya unutarak geçirmiş olduğu namazlar için geçerlidir. Onun da hemen hatırlanınca ifâ edilmesi gerekir. Bu hal kasten terketmeye kıyas edilemez çünkü, kasıt unut­mak gibi değildir.”

Bunun aksini iddia eden kimseler de yok değildir. Vaktinde ödenmeyen borcun daha sonra ödenebilirliğine kıyasla, emrin ağırlığını bildirmek için kaza yapılma­sı gereklidir demişlerdir. Şafii, Hanbeli ve Maliklerce üzerinde kaza namazı olan kimsenin nafile namaz kılması haram sayılmıştır.

Mezheplerin tartıştığı bu konunun zamanımızın sorunlarıyla biraz örtüşmediğini düşünüyoruz. Bizim vatandaşlarımız anadan doğma müslüman fakat, kırkı­na kadar namaz kılmaz. Bazen cumadan cumaya, bazen de bayramdan bayrama olur bu işler. Bazıları içinde ne arefe var ne bayram, ne ramazan var ne cuma. Fakat müslümanlığına söz söyletmez, kalbi temiz hoca hacı çocukları falan, hasbel kader otuzun­da, kırkında, ellisinde hatırlayıverirse müslüman oldu­ğunu, işte o zaman başlar bu işler. Kaza mı kılsam nafile mi? Beşin yanına beş daha katsam yoksa kuşluk da mı kılsam? Hocam bunların hangisi daha sevap olur diye şovlar yapmaya… Önüne gelene laf atar. “Kazaları kılmaya nereden başlanır? Baştan mı sondan mı? Kamet getirsem mi daha sevap olur, ezan okusam mı?” gibi.

Kaza deyince, namaz kılan kimsenin herhangi bir mazeret dolayısıyla, vaktinde eda edemediği bir nama­zın o vakit çıktıktan sonra ki vakit içerisinde uyanmış veya hatırlamış olduğunda kılması gereken bir namaz­dır. Keyfine göre yıllarını namaz kılmadan geçirenin kazası değil cezası olur. Namazı kılmak veya terk etmek Allah ile kendisi arasında bir olaydır. Üçüncü şahısları ilgilendirmediğinden tövbe eder. Allah ta diler­se kabul eder, dilerse reddeder.

Nisa suresinde namazın kısaltılması ile ilgili bahsi işlerken (4/103) “Huzura kavuşunca namazları tam kılın çünkü namaz mü’minler üzerine vakitli olarak farz kılınmıştır” buyurulmaktadır. İşte sizin sorunuzun ikin­ci bölümünde dile getirdiğiniz sebep de bu olsa gerek.

Organizmanın beslenmesi için belli zamanlarda gıdasal beslenmenin gerekliliği gibi. İnsan ruhu da belli olgunluğa erişmesi ve kulluğun muhafazası için her günün beş ayrı zamanında, hayatın akışını keserek Allah’a hesap verme anlamına gelen namaza çağırılıyoruz. Bu çağrı insanın, yaratılış amacına uygun davra­nışlarda bulunması için sürekli bir hatırlatmadır.

Kur’an’da insanın özellikleri sayılırken insan zalimdir, cahildir, nankördür, unutkandır gibi sıfatlardan bahsedilir. Onun bu olumsuz yanlarını olumlu hâle getirmek için inanan insanlara uygulanan edeplendirme, terbiye etme seanslarına ihtiyacı vardır. Bu uygulamanın tezahürü namazdır. Dünyada hiçbir fikir yoktur ki sahiplenenlerini günde beş defa bir araya getirmiş olsun. İşte fıtrat dini olan İslam, insan fıtratının korun­ması için bu kadar sık kontrol edilmesini uygun görmüştür. Her vakitte insana Rabbini ve ilkelerini hatır­latıp hayatın sonunu göstermiştir. Yaptığı her davranış­tan hesap vereceğini gözler önüne sermiş, yaptıkları konusunda tevbeye, yapacakları konusunda da dikkate çağırmıştır. İşte Allah bu duygular içinde kılınan “namaz, insanı bütün aşırılıklarından ve kötülüklerden alı kor” buyurmuştur (29/45) Bu denetimin sonucu ise şöyle belirtiliyor:

“Bunların tümünde sizlere zorluk olsun istemiyoruz. Ey Allah’ın kulları sizleri tertemiz yapmak istiyoruz.”(5/6)

Yaşadığımız hayatta temiz olmak, duyarlı olmak, gerçekleri unutmamak, Rabbimize karşı zikir ve şükür işlevini yapabilmek ve nankörlerden olmamak için vakit­lerle kayıtlanmış olan namazı zamanında kılmamız gerekmektedir ki bu güzel sonuçlarından istifade etmiş olalım. Yıllar önce yapmamız gereken bir işi yapmamışsak hatırladığımızda, atı alan üsküdarı geçmiş olacağından bir anlamı olmayacaktır. Onca geçen yıllar şehvete feda edilmiş değerler, yıkılan yuvalar, kaybo­lan insanlıklar geriye getirilebilir mi?

Hz. Ömer, cahiliye günlerinden iki şey için şöyle der: “Bunlardan biri beni güldürür, diğeri ise ağlatır”. “Nedir ya Ömer seni ağlatan ve güldüren şeyler?” diye soruldu­ğunda “Beni ağlatan şudur; kızımı çölde kumlara diri diri gömmek için götürdüm, ona mezar eşerken alnımdaki terleri gören yavrum, babacığım yoruldun terlerini sile­yim diye elbisesiyle alnımdaki terleri siliyordu. Bilmiyordu ki eştiğim çukura kendisini koyup gidece­ğim. Bunu hatırlayınca, ne kadar çirkin bir iş yaptığımı düşünüp ağlıyorum. Güldüğüm şey ise, deve güderken azığımız olan helvadan put yapar ona tapar, acıkınca da onu yerdik. Ne kadar az düşünür olduğumuza da bugün gülüyo­rum. Ağlamak ve gülmek yetmiyor, onları bana geri getirmiyor” diyor.

“Diri diri toprağa gömülen kız çocuğu hangi güna­hından dolayı öldürüldüğü sorulduğunda, haliniz nice olacak” ayetini okuyunca gözleri doluyor rengi soluyor, ama pişmanlık yavrusunu geri getirmiyor. Buraya şunları da eklemek istiyoruz, şehvetperestlerin kucağına atılarak, batakhaneler­de heder edilen çocukların hesabı sorulduğunda Allah’tan başkasına kul olmak için yanıltı­lan, yamultulan, yanlış bilgilerle beyinleri yıkanan çocuk­ların hesabı sorulduğunda, Allah’ı ve ilkelerini hiçe sayarak dünyada ebediyet bize ait sizler de bizim kullarımızsınız, hesabı bize vereceksiniz diyenler ve yandaşlarına, yaptıkları azgınlığın hesabı sorulduğun­da helal haram demeyip toplayarak, dünyada kralın kralı olmak için her yolu meşru görenlere, Allah’ın hoş görmediğini hoşgörü edebiyatıyla hoş göstermeye çalı­şanlara bu hakkı kimlerden aldığının hesabı soruldu­ğunda. Her işe zaman ve zemin bulurken, namaza, oruca, hacca ve zekata yer ve zaman bulamayanlara sun’i mazeretlerinin hesabı sorulduğunda… ve nihayet “Zerre miktarı iyiliğin ve kötülüğün hesabı sorulduğunda” halimiz nasıl olacak ve bizi İlahi adaletin pençe­sinden kim kurtaracak diye düşünmek zorunda olduğumuza inanıyoruz,

Din, hayatın tümünü içine alır. Bunu yaşamak ise, hayatı yaşarken yaşamakla mümkündür. Din, günlük işlerimizde ilke olarak, zaman dilimlerinde ibadet olarak, münasebetlerimizde fikir ve tavır olarak, görün­tümüzde biçim olarak tezahür eder. Bu nedenledir ki insanın yaşantısı ve tavırları inancın dışa yansıyan kısmı olarak ifade edilir. İnsan hayatında ibadetsiz geçen uzun bir boşluk, içsel boşluğun dışa yansıyanı olarak değerlendirilir. Ne zaman ki bu boşluk içte dolarsa dışa da yansıması kaçınılmaz olur. Tarihte uzun tartışmalara sahne olan bu konu “iman amel ilişkisi” olarak da değerlendirilmiştir.

Biz bu iki şeyi birbirinden uzak düşünemiyoruz. Biri olunca diğeri de görüntüye gelecektir. Çünkü iman bir şeye olan kesin bir kabulün adıdır. Şüpheden uzak bir kabul ise kendini ifade ve ispat eder ve amel olarak ortaya çıkar diye algılıyoruz. İşte bu anlayışa ulaşan insan Allah’a karşı sorumluluk­larının bilincinde olur, halini değiştirir, önceki haline tevbe eder. Bundan böyle sorumluluklarını yerine getir­meye çalışır.

Vakitle ve zamanla kayıtlı olan rutin işlerin ve ibadetlerin dışında, nafile olarak istediği kadar ibadet eder. Bu da Rabbi ile kendisi arasında ki bir durumdur. Kabulünü umar, bağışlanmasını diler. Kul hakkı varsa onlardan kurtulmak için sahipleriyle helalleşmeye ve huzurullah’a tertemiz çıkmaya çalışır. Sonuçta Allah şöyle buyurmaktadır:

“… Kime Allah’tan bir öğüt gelir de onunla öğütlenir halini değiştirirse, geçmişte olanlar kendisinindir ve işi Allah’a kalmıştır (Allah dilerse onu affeder). Kim de eski­ye dönerse, işte onlar cehennemliktir. Orada devamlı kalırlar (2/275)

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir