
İyi Bir Müslim Olmak İçin Büyük Bir Bedel Gerekir
İnsanın bir şeye verdiği değer ödediği bedel ile doğru orantılıdır.
Hiçbir bedel ödemeden elde edilen şeylerin pek kıymeti olmazmış. Aynen baba mirası gibi çok kolay harcanır. Çok kolay vazgeçilir. Ancak yıllarınızı verip dişinizle tırnağınızla emek vererek kazandığınız bir şeyden asla vazgeçmezsiniz. Bedel ödediğiniz bir şeyin kıymeti başkadır. Ona verdiğiniz emek, ödediğiniz bedel buna mani olur. Bizim insanımız İslam’ı baba mirası olarak kucağında hazır buldu. Onun için bir emek vermedi. Bir bedel ödemedi. Doğunca adın hasan, aklı erecek çağa gelince sen Müslümansın, rabbin Allah, kitabın Kur’an, Peygamberin Hz. Muhammed, mezhebin Hanfi…şafi.. Sünni ya da Şii denildi o kadar. Halkın dini hassasiyetleri erozyona uğradığı için duyarlılık en asgari seviyededir. Kitabınız duvarda asılı, imanınız gönlünüzde saklı, hayat sahasında varlığını göstermeden ilelebet devam edip gidersiniz. Hiç kimse demez ki; biz niçin yaratıldık, Kur’an ne diye gönderildi, kimler için gönderildi, bizim hayatımızda bu kitabın yeri nedir? Dinimizle bu kitabın ilgisi nedir? Bu kitabın hayatla, hayatımızla bir bağı var mıdır? Neye göre yaşayacağız ve neye göre hesaba çekileceğiz? İla ahir bir dünya sorunun cevabı hiç merek edilmez.
Tüm bunların cevabını bulmak için yapacağımız ilk şey; Kur’an da, iyi bir mümin olan resulün izini sürmek olacaktır. Bunun için her fırsatta Kur’an’ı tertil ile ağır ağır anladığımız dilden okuyarak, ayetler üzerinde düşünerek vermek istediği mesajı anlamaya çalışmamız gerekmektedir. İşte o zaman tüm bu soruların cevabını ondan öğrenme şansını elde etmiş olacağız. Bu minval üzere okuyanlar görecekler ki dinimizin kaynağı olan Kur’an, geleneğin bizleri musikisi ile uyutmaya çalıştığı duygusal bir kitap değilmiş. Kur’an; insan, hayat ve kâinatın tümünü kuşatan bir anlayışla bunların tümü hakkında hüküm belirlemede söz sahibi olan bir kitapmış…
Baba mirası olarak hazır bulduğumuz İslam hakkında bilgi sahibi olmak için rabbimizin gönderdiği kitabı okumadan duyup gördüklerimiz ve el yordamı ile bir hayatı yaşamaya çalıştığımız bir gerçektir. Bu nedenle dininin kitabını okumadan yaşayıp giden insanlarımız bilmedikleri bir dini nasıl yaşadılar dersiniz? Halk ifadesiyle uydum kalabalığa yöntemi ile yaşayıp gittiler. Fakat kalanlar da onlardan farklı değil. Bunlar da aynen öncekiler gibi halkın teamüllerine uygun olarak yaşamaya devam ediyorlar. İşin doğrusunu öğrenmek için en ufak bir gayret göstermeden!.. Bu nedenle kırk yıllık “kânide” bir değişme olmazken, dünkü “Hans” İslam’ı tercih edip Mümin olunca, hayatı 360 derece değişiyor. Okuyor, araştırıyor, düşünceyi ana kaynağından öğrenmek için her imkânı kullanmaya çalışarak kendisini yetiştiriyor. Birde bakıyorsunuz ki kırk yıllık Müslümanlara ders verecek konuma gelmiş. Yürüyen kaplumbağa duran tavşanı geçmiş. O bu değişimi Kur’an’a borçlu olduğunun farkındadır. Biz ise hala geçmişimizle öğünmenin, hamaset dolu efsanelerin ninnisiyle uyumaya devam ediyoruz. Kur’an’ın bize vaat etmiş olduğu hayat, sadece bir ömürlük dünya hayatımızla ilgilide değil. Dünyayı içerdiği gibi ahiret hayatını da içermektedir.
Eğer dünyayı onun ilkelerine göre yaşamayacak olursak ebedi hayatımızı da ebediyen kaybetmiş olacağız.
Bu nedenle diyoruz ki, kendimizi sorgulayarak gelmiş olduğumuz nokta çok güzel bir noktadır. Sahip olduğumuz bu nimet tüm dünyadan daha değerlidir. Dünya bizim olsa bir gün yok olup gidecektir. Fakat sahip olduğumuz İMAN ve o imana uygun yaşamak bize ebedi kurtuluşun kapısını açacaktır.
İnsan, bir yönüyle zayıf, aciz bir varlık iken, bir başka yönüyle de rabbine isyan edecek kadar zalim ve cahildir. Bu tür davranışlar kendini bilen, Rabbini bilen insanlardan sadır olması mümkün değildir. Dikkat ederseniz bu davranışlar genelde Allah’a gereği gibi inanmayan müşrik, kafir, münafık, ateist, materyalist, kapitalist…. Sıfatlı insanların eylem ve söylemleri ile tezahür etmektedir. İnsanlık tarihi boyunca doğru yoldan çıkmış toplumlara gönderilen her elçinin muhatap olduğu bir durumdur. Allah Teâlâ her elçiyi kendi kavminden seçerek göndermiştir. Bu nedenle elçi seçilen kişi düne kadar kendilerinden biri iken bu gün ben, Allah’ın elçisiyim ve sizin yaptığınız yanlış, sizleri rabbimin dinine çağırıyorum deyince; o toplumun ileri gelenleri bütün öfkelerini kusarak; Allah seni mi elçi seçti? Senin bizden nasıl bir üstünlüğün var? Diyen insanlar, itirazlarının dozunu artırarak işi Allahın böyle bir elçi göndermediğine kadar vardırmışlardır. Bu andan sonra artık kendileri yaptıkları iftiralarla Allah adına konuşmaya başlamışlardır. Resullere genelde şöyle itirazlar yapılmıştır:
Sen gerçekten elçi isen yanında melekler olmalı değil miydi? Altından evin olmalı, içinden ırmakların aktığı bağların bahçelerin olmalı değil mi? Ya da göğe çıkmalısın, oradan bize okuyacağımız bir kitap getirmedikçe göğe çıktığına da asla inanmayacağız. Doğru söylüyorsan bizi tehdit ettiğin azabı getir.
Haydi, göğü parça parça üzerimize düşür… ve bu minval üzere itirazlarına devam etmişlerdir. (İsra 17/90-95)
Tüm bunlara verilen cevap:
“Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” “Yoksa size mahsus bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz?” (Kalem 68/36-37)
“…De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer olan bir elçiyim.”(İsra /93) “Benimle sizin aranızda gerçek şahit olarak Allah kâfidir de. Zira O, kullarını hakikaten bilip görmektedir.”
(İsra17/96)
Görüldüğü gibi bu insanların bir delile dayanan tutarlı bir düşünceleri yoktur. Kör cehaletten ve asılsız yalanlan ve iftiralarından başka:
“Onlar bir kötülük işlediklerinde ‘Biz atalarımızdan böyle gördük, böyle yapmamızı emreden
Allah’dır’ derler. Onlara de ki; Allah kötülük işlemeyi emretmez. Allah adına bilmediğiniz bir şeyi mi? söylüyorsunuz?”(Araf7/28)
(Ey resulüm! ) “De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı gibi (yine O’na) döneceksiniz.”(Aaf 7/29)
Buraya kadar anlatılanlar geçmişte Allah’a resulüne ve onun ayetlerine yapılan iftiralar isnat edilen yalanlar idi. Vahyin tamamlanmasından günümüze kadar ve günümüzde yapılanlara baktığımızda geçmişi aratmayan anlayışların aynen devam ettiğini görüyoruz. Ferdi olarak yapılan iftiraları görmek için internet ortamına kısa bir göz atarsanız; İslam’a- Kur’an’a yapılan inkâr ve iftiraların bin türlüsünü görmeniz mümkün olacaktır.
El insaf! Gücü kuvveti, hâkimiyeti elinden alınmış, eğitimi bitirilmiş; öğretimi en asgariye indirilmiş, kendisine iktidar isteme düşüncesi kafalardan silinmiş, sahiplenenleri sindirilmiş, hayattaki işlevselliği iptal edilmiş, bireysel bir inanç olarak birkaç Müslüman’ın sinesine mahkûm edilmiş bir İslam!
Özellikle bu halinden istifade ederek tarihin tüm başarısızlıklarını, ahlaki zaaflarını, kişisel hatalarını, onun ilkelerine uymamaktan kaynaklanan tüm bozulmaları “vur abalıya”/ vur garibana mantığı ile İslam’ı ve Müslümanları günah keçisine çevirdiklerini göreceksiniz. Bundan daha vahimi, bir milletin bin yıllık geçmişini bir kalemde silerek, Kabul edilen laik ve demokratik sistemle yeri doldurulmuş, hayattan silinmek için her yola başvurulmuş, iş temelinden halledilmiş; Allah’ın dünya işlerine asla karıştırılmayacağı kanunla kayıt altına alınmıştır. Artık modern dünyada kimse Allah’a hesap vereceğini, günahı, sevabı, ahireti düşünmez olmuştur. Sistem kökten değiştirilmiştir. Kelimenin anlamıyla herkes tam hürriyetlerine kavuşmuş; Artık yeryüzünün yeni ilahı insan olmuştur. Hayatın merkezine insanı koyan anlayış, doğru ve yanlışın kararını çoğunluğun tercihine bırakmıştır. Böylece toplumun yeni ilahı Allah değil çoğunluk olmuştur. Bundan böyle İlahlık Allah’ın elinden alınıp çoğunluğun iradesine teslim edilmiştir. Hal ve durum bu iken, iyi bir mümin olmak için yeni bir seçim yapmak zorundayız. Yeni ilahımız kim olacak?! Şimdi karar sizin. Siz kime teslim olacaksınız? Allah’a mı çoğunluğa mı? Kişisel iradenizi kullanmada sonuna kadar hürsünüz. Sonucuna katlanmayı göze aldığınız sürece kimse size mani olamaz. Bu konuda Allah bile kullarına müdahale etmediğini beyan ediyor:
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğriler birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir bilendir.”
Ancak!
“Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlere gelince, onların dostları da tâğuttur/ Allahtan gayri ilahlardır. Onları aydınlıktan alıp karanlığa götürürler. İşte bunlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır.” (Bakara 2/256-257)
Selam hakka tabi olanların üzerine olsun!..

