GenelYazarlardanYazılar

Kur’an’ı Nasıl Mahcur Bıraktık

Kur’an’ı anlama ve yorumlama işi Allah resulünün vefatından kısa bir süre sonra başlamış, hele Arap olmayan toplumların İslam’ı kabulleri sonucunda ortaya çıkan sorunlara çözüm bulma çabası sonucu, sahabe görüşü ve yorumlamalar devreye girmiş, Cebel ve Sıffin sonrası yaşanan tartışmaların akabinde, siyasi mezhepleşmeler ve bir diğer boyutuyla felsefenin İslam alemini girişiyle de önceleri siyasi daha sonra da itikadi ve ameli mezheplerin zuhur etmesiyle Müslümanlar dinlerini Kur’an yerini bu yorumlar üzerine bina etmeye başladılar ve dinlerini buradan öğrendiler ve zaman içerisinde bu öyle bir hal aldı ki, bu yorumlar dinin yerini aldı. Devletin ve cemiyetin oluşumunda insanların bireysel hayatını bu yorumlar şekillendirdi. Dolaysıyla da dinin ana kaynağı olan Kur’an bu şekilde mahcur bırakıldı!

El-an itibariyle bu mahcuriyet kendini İslam ile tavsif edenlerin kahir ekseriyetinde hâkim konumunda.

Tarihi süreç içerisinde dini aktarım yoluyla anlatanlar, kendilerini rivayet ve alim denilen zatların görüşlerine dayanarak görüşlerini refere edip anlatımlarını güçlendirmeye çalışmaları, insanların gözünde rivayet ve yorumlar zaman içerisinde aşılması mümkün olmayan engeller haline gelmiştir. Halbuki bunlara bizim tarihi birikimimiz olarak bakılmalıydı, ama istifade edilmesi gerekenlerden de yararlanılmalıydı. Şunu da akılda tutarak yapmalıydık; onlarında insan olduğunu hata yapabileceklerini akıldan çıkarmadan gerektiğinde istifade de edilmeli, var olan yanlışları da söylenmeliydi. Eğer böyle bir bakış açısı devam etse idi Müslimlerin inkişafı devam edecek, insanlar birilerine (alim, hoca, şeyh, abi, hizb vs) mahkûm olmayacaktı. Bunun yerine öyle bir künt oluştu ki; sahabe, tabiin ve mutlak müctehitler yanılmaz, yanlışlanmaz, hata yapmaz! Konumuna yükseltildi.

Tabi bu anlayışı destekleme adına da gerek Şia gerekse Sunniler her iki tarafta kendilerince muteber gördükleri sahabeyi ve alimi destekleyip aklama adına onlarca hadis uyduruldu ve onlar hakkında olumsuz kanaat ve konuşmanın dinden çıkmaya (kafir)sebebiyet vereceği ilan edildi; “Sahabe-nin Hepsi müctehid sınıfındandır” Bu iddia üzerinde ittifak eden şu sekiz muhaddisin bildirdiği bir hadis meali şöyledir:
“Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız hidayete erersiniz.” [Taberani, Beyhaki, İbni Asakir, Hatib, Deylemi, Darimi, İ. Münavi, İbni Adiy]

(Gökte o kadar yıldız var ki, bir çoğunun ışığı bizlere ulaşmamaktadır.)

Sahabeyi doğru anlamanın önünü kesen bazı hadisler:

“Ashabım, cin ve insanların hepsinden daha üstündür.” [Bezzar]

“Allah Allah! Aman ashabım hakkında söz söylemekten sakının! Zinhâr, benden sonra onları hedef almayın! Onları seven, beni sevdiği için sever; onlara buğzeden, bana buğzettiği için buğzeder. Onlara eziyet veren, bana eziyet vermiş, bana eziyet verense Allah’a eziyet etmiş sayılır. Allah’a eziyet vereni de Allah hemen cezalandırır.” [Tirmizî, Ahmed b. Hanbel ve İbn Hibban, Abdullah b. Mugaffel’den rivayet edmiş]

Teftazani (Şerh-i akaid) şöyle söyler: “Sahabeye dil uzatanın sözü, Kur’an ve hadislere uygun değilse kâfir olur. Uygunsa büyük günaha girer, bid’at sahibi olur.”

Bu meselede bizim tavrımız kimseyi ne yüceltmek nede yermektir. Bu ve benzeri hadislerin ayrı ayrı krıtiği yapılabilir, Kur’an’la ne kadar uyumlu olduğu sorgulanabilir ama bu makalenin boyutunu aşacağından bu değerlendirmeyi sizlere bırakıp biz kendimiz adına bir bakış açısı sunalım. Bizim derdimiz, hak ve hakikat ne ise yerli yerine koymaktır. Bizler için Allah resulünün yanında bulunan bu davaya omuz verip, maddi manevi destek olanları hayırla yad edip dua etmek bize kitabımızın emridir; “Onlardan sonra gelenler derler ki: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla; zihinlerimizde, iman edenlere karşı bir kin bırakma. Rabbimiz sen şefkatlisin, merhametlisin.” (Haşır 10)

Bununla birlikte, onların hatalarını görmeyecek, yanlışlarını sümen altı da edecek değiliz! Güzelliklerini paylaşacak, hatayı da sahibine iade edeceğiz bize düşen budur. Çünkü, İslam ahlakı bunu gerektirir.

Kur’an’ı Kerimde “Ey iman edenler” diye hitaba muhatap olan, yanlış davranışlarını ikaz eden onlarca ayet var. Bu doğrultuda Kur’an, müminleri “ey iman edenler” hitabıyla muhatap alarak bazen onlara bazı şeyleri emretmektedir. Sosyal hayatın dengeli bir şekilde yürütülmesi için yanlışlarını da düzeltmektedir. Bu emredilen hususlardan birkaç tanesini zikredelim. Kur’an, adaletin titizlikle uygulanması hususunda şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın)…” (Nisa 135)

Her an ve her dönemde en çok ihtiyacımız olan adalettir. Demek ki, o toplumda da adaletsizlik yapanlar var ki, ayet bunu hatırlatıyor!

“Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi ayıplamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”  (Hucurat 11, Maide 101)

Hiç kimse kendinin alaya alınmasını, kötü lakapla çağrılmasını istemez. Ayet bunu zulümle eşdeğerde tutuyor!

“Ey iman edenler! Ne oldu ki, size ‘Allah yolunda sefere çıkın’ denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” (Tevbe 38)

“Bu iftirâyı işittiğiniz zaman mü’min erkek ve mü’min kadınların birbirleri hakkında güzel şeyler düşünmeleri ve: “Hâşâ! Böyle bir şey olamaz! Bu, düpedüz bir iftirâdır!” demeleri gerekmez miydi?” (Nur 11)

“Bu iftirâyı atanlar, iddialarına dâir dört şâhit getirselerdi ya! Madem ki şâhit getiremediler, o halde onlar Allah katında yalancıların tâ kendileridir.” (Nur12)

Nur suresinin ilgili ayetlerini siyak ve sibakı ile birlikte okunduğunda göreceksiniz ki, Aiyşe annemize atılan zina iftirasından (İfk hadisesi) bahseder. Allah resulünün hanımına iftira atılmış ve bazı sahabeler de buna inanmış!

“Kim bir mü’mini kasten öldürürse onun cezası içinde sürekli kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazaplanmış, onu lanetlemiş ve ona şiddetli bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 93. Bu ayetle birlikte Maide 32 ve Bakara 178 birlikte değerlendirilmeli)

Bu ayete şöyle bir yorum yapılmış; “Ehli sünnet alimlerine göre iman sahibi bir kimse cehennemde sonsuza kadar kalmayacaktır. Bundan dolayı tefsir alimleri yukarıdaki ayeti kerime hakkında çeşitli yorumlarda bulunmuşlardır. Bazılarına göre burada kastedilenler bir mü’mini kasten öldürmeyi helal görenlerdir. Bazı tefsir alimlerine göre de burada “sonsuza kadar” ifadesiyle cehennemde uzun süre kalmaları kastedilmektedir. Bir mü’mini kasten öldürenin tevbesinin kabul edilip edilmeyeceği konusunda da tefsir alimleri değişik görüşler ortaya atmışlardır. Alimlerin çoğunluğuna göre “Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz, bunun dışındakileri ise dilediği kimse için bağışlayabilir” (Nisa: 116) ayetinin hükmünce Allah dilerse bir mü’mini kasten öldüreni de bağışlar. İbnu Abbas`ın da dahil olduğu bir grup ilim adamına göre ise bir mü’mini kasten öldürenin tevbesi kabul edilmez.” Şimdi bu yorumla ayetin anlamı buharlaştı mı? Bizim de tam söylemeye çalıştığımız budur.

“Ey iman edenler” hitabı sadece inananları içine alan bir hitaptır. Bu anlamda “ey iman edenler” hitabı, “ey kâfirler” hitabının karşılığında kullanılmıştır. Görüldüğü gibi Kur’an, iman edenlerin sosyal hayatlarını düzenlediği gibi aile hayatını ve bireyin iç dünyasına varıncaya kadar düzenlemekte ve onlara bu hususta yapılması gerekenleri emretmektedir. Dolaysıyla bu ayetlere ilk muhatap olan sahabelerdir. Ve unutmayalım ki, bu ayetlerin her birinin bir nüzul sebebi vardır. Sebebi nüzul da anlatılan kişilerin sahabe olduğunu bir kez daha hatırlatalım!

Allah resulünün vefatından kısa bir süre sonra tarihçilerin bize aktardığı kadarıyla (Hicri 35.) Yılda Hz. Osman’ın katledilmesi, arkasından Hz. Ali halife seçildikten sonra ondan katillerin bulunmasının istenmesi üzerüne, Hz. Aişe, Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm, Hz. Osman’ın katillerinin derhal cezalandırılmasını talep etmeleri. Bundan sonra Hz. Ali’nin ordusu ile Hz. Aişe, Talha ve Zübeyr’in (Bu ikisi cennetle müjdelenen sahabeler) önderliğindeki ordu arasında (Hicri 36) Basra yakınlarında gerçekleşmiştir. Savaş, Hz. Aişe’nin bindiği devenin etrafında yoğunlaştığı için Arapça deve anlamına gelen “Cemel” adını almıştır. Bu savaş sonrası abartılı tahminlerde bulunanlar 10.000 ile 20.000 arası insanın öldüğünü söylemektedirler. Bazı araştırmacılara göre ise hayatını kaybedenlerin toplam sayısı yaklaşık 3.000 civarında olduğunu vurgulamaktalar.

Cemel Vakası’nın hemen ardından yaşanan ve İslam dünyasını tamamen ikiye bölen Sıffin Savaşı. Bu iç savaş, İslam dünyasındaki otorite boşluğunu ve gerginliği tamamen bitiremedi. Aksine, kısa süre sonra yaşanacak olan Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı gibi daha büyük ayrılıkların önünü açacaktır.

Hz. Ali, Cemel Vakası’nı bastırıp devlet merkezini Kufe’ye taşıdıktan sonra İslam dünyasında birliği tam anlamıyla sağlamak istese de bu olmadı. Şam Valisi Muaviye bin Ebû Süfyan, Hz. Ali’ye biat etmeyi reddedip ve isyan etti.

Muaviye, Hz. Osman’ın akrabasıydı (Ümeyyeoğulları soyundan) ve onun katillerinin hemen cezalandırılmamasını gerekçe göstererek Suriye halkını Hz. Ali’ye karşı arkasına aldı ve kan davası güttü! Nihayetinde iki ordu, 657 yılında Fırat Nehri kıyısındaki Sıffin Ovası’nda karşı karşıya geldi. Haftalarca süren küçük çatışmaların ardından ana muharebe başladı. Hz. Ali’nin ordusu, askeri dehası ve haklılığına olan inancıyla savaşı kazanmak üzereydi; Muaviye’nin ordusu dağılmak üzereydi. Muaviye’nin danışmanı olan Amr bin Âs, kesin bir yenilgiyi önlemek için siyasi bir hamle düşündü: Suriye askerlerine Kur’an-ı Kerim sayfalarını (mushafları) mızraklarının uçlarına takmalarını emretti. (Ve o günden beri de Kur’an mızrakların ucunda takılı kaldı)

Bu hareket, “Aramızda Kur’an hakem olsun, Müslüman kanı dökülmesin” anlamına geliyordu.

Hz. Ali, bunun bir savaş hilesi olduğunu fark etti ve ordusuna savaşa devam etmelerini söyledi. Ancak ordusundaki büyük bir grup (özellikle dindar okuyucular/kurra), Kur’an sayfalarına karşı savaşmayı reddetti ve Hz. Ali’yi savaşı durdurmaya zorladılar. Arkasından hakem olayı ve hileler… sonuç itibariyle ilk dönem tarihçiler bu savaşta 70.000 kişinin öldüğünü söyleseler de daha sonra tarafsız araştırmacılar 70.000 rakamının o dönemin nüfus ve ordu mevcutlarına göre abartılı olabileceğini savunarak, gerçek kaybın 30.000 ile 40.000 civarında olabileceğini tahmin etmektedir. Ancak her iki ihtimalde de ortaya çıkan tablo İslam toplumu için çok büyük bir trajedidir. Ve biz bu travmayı hala yaşıyoruz…!

Şimdi bu savaşı yapanların bir kısmı SAHABE değil mi? (Sıffin ve Cemelde birbirini öldürenler) Demek ki, insanın olduğu yerde, insan olması hasebiyle hatalar, yanlışlar olabilir. Bize düşen bu yanlışa düşmememizdir… sahabe deyip üzerini örtüp hasır altı yapmakla sorun kapanmıyor! Bugünkü Şii-Sunni çatışmasının arkasında bu tarihi tortular var, o günden bugüne beslenen bir künt var!

Sahabeden sonra tabin ve birçok alimler için de aynı görüş hâkim hale geldi, “onlar bizim için en doğrusunu yaptılar” dolaysıyla “dört mezhep haktır gerisi batıldır” söylemi kronik bir hale dönüştü ve söylenen sözlerin üzerine söz söylemek imkânsız hale geldi.

İslam dini alimlere, ilimlerinden dolayı büyük bir değer ve saygı gösterilmesini emreder. Ancak bu saygı hiçbir zaman onları kutsallaştırma boyutuna varmamalıdır. İslam hukukunda (fıkıh) temel bir kaide vardır: “Hâlika (Yaratıcıya) isyan olan yerde, mahlûka (yaratılana) itaat yoktur.” Dolayısıyla bir alimin görüşü ancak Kur’an ve Sünnet’e uygun olduğu sürece değer taşır. Ve bu konuda Kur’an bizlere bir uyarıda bulunur; “Onlar, Allah’ın yanı sıra hahamlarını, rahiplerini ve Meryem Oğlu Mesih’i rabbler edindiler. Oysa bunlar, bir tek olan İlâh’a kulluk etmekle emrolunmuşlardı. Ondan başka hiçbir ilâh yoktur. O, bunların ortak koştuklarından münezzehtir.” (Tevbe 31)

Bir âlimin görüşüne katılmamak mümkündür; ancak bu durum hakaret, alay veya saygısızlık hakkı vermez. İslam ahlakı, görüş ayrılıklarında bile edep ve nezaketin korunmasını, kırıcı eleştirilerden kaçınılmasını gerektirir. Âlimin de insan olduğunu, yanılabileceğini veya yanılmış olabileceğini peşinen kabul etmektir. Bir âlimin hatasını fark etmek, ona olan insani saygıyı tamamen bitirmeyi gerektirmez; sadece o görüşün terk edilmesini gerektirir. Âlimin karşısında kendi aklını, iradesini ve kişiliğini tamamen yok sayması doğru bir saygı değildir. İslam, bireyin kendi akli ve ahlaki sorumluluğunu korumasını ister.

İmam Şafii’nin “Benim sözüm Resûlullah’ın hadisine ters düşerse, hadisle amel edin ve benim sözümü duvara çarpın” sözü bu dengenin en büyük örneğidir.

Hanefî fıkhına göre bir erkeğin tek mecliste eşine üç defa “boş ol” demesi üç talak sayılır ve evlilik kesin olarak biter demişlerdir. İbn Teymiyye, Hanifilerin hem usulünü hem de bu usulden kaynaklı birçok konudaki görüşlerini eleştirmiştir. Talak konusunda ise bunun sünnete aykırı olduğunu, tek meclisteki üç boşamanın sadece “bir talak” sayılacağını savunmuştur. Ne yazık ki, bu muhalif fetvaları o döneminde büyük tartışma meydana getirmiş ve hapsedilmesine sebep olmuştur. Ve bu manada zulme uğramıştır. Ve ibn Teymiyye bunlardan sadece bir örnektir.

Bağnazlık ve Taassup, önü alınamaz bir hale büründü dolaysıyla Müslümanım diyenler, Kur’an’ı okumuyorlar demek doğru olmaz. Aslında okuyorlar ama anlamak ve hayata aktarmak için değil de daha çok sevap kazanmak için ve hatta bu okumanın yarışını bile yapıyorlar… Bundan dolayıdır ki, “Kur’an çoğu zaman doğrudan okunmadı. Müslümanlar, inançlarını kelam kitaplarından, hukuku fıkıh kitaplarından, ahlakı tasavvuf kitaplarından öğrendiler.” (Haydar Öztürk)

Bağnazlık ve taassup, İslam dininin evrensel, aklıselim ve adalet odaklı yapısına tarih boyunca ve günümüzde en büyük zararı veren unsurların başında gelir. İslam, özü itibarıyla ilmi, araştırmayı, adaleti ve müsamahayı emrederken; bağnazlık (kesin itaat ve körü körüne bağlılık) bu ilkelerin tam tersi bir ortam doğurur.

Dinin ahlak, adalet ve vicdan gibi temel felsefesi göz ardı edilirse; din sadece dış görünüş ve kuru ritüellere indirgenir. Akıl devre dışı bırakıldığı için, dine sonradan giren hurafe ve batıl inançlar “asıl dinmiş” gibi kabul görür. Kendisi gibi inanmayan veya mezhebini takip etmeyen diğer Müslümanları “dinden çıkmış” (kafir) ilan etme eğilimi baş gösterir.

İslam’ın “Mü’minler ancak kardeştir” ilkesi zedelenir; mezhep, tarikat ve cemaat taassubu toplumsal barışı yok eder. Ve bunun sonucu olarak fikir donuklaşıp dumura uğratılır. Nihayetinde de “içtihat kapısı çivilendi” o günden bugüne üreten değil hazırdan/mirastan yiyenler haline dönüştük…

Buraya kadar anlatmaya çalıştığımız şey, ‘İslam toplumunun’ Kur’an hayatlarından nasıl çıktı ve buna neler, nasıl sebebiyet verildiğini bildiklerimiz dahilinde kısaca irdelemeye çalıştık. Maksadımız hiç kimseyi tahkir etmek veya aşağılamak değildir, kendi “sorunlu tarihimizden” hafızamızı yoklayarak günümüze ışık tutmaktır maksadımız. Çünkü tarihimizden ders alsaydık, Kitabımızı elimizden bırakamaz, bütün işlerimizin hallini onun gösterdiği gibi yapmış olsaydık, Kur’an’ı arkamıza atıp “MAHCUR” bırakmazdık ve bizler bu halde olmazdık…  Vesselam

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir