GenelYazarlardanYazılar

“Küresel Finansçılar” -“Ulusalcılar “Savaşının ABD’deki YANSIMALARI

ABD’nde kongre binası işgal edildi. 5 kişinin öldüğü ve onlarca yaralının olduğu olaylar sonrasında 15 gün sokağa çıkma yasağı ilan edildi… Bu olayların ABD içinde olduğu gibi ABD dışında da yansımaları oldu… Özellikle 1947’den bu yana ABD’nin açık vesayetinde olan Türkiye’de, 6 Ocak 2021 tarihli olayların, -“sistem-içi” taraflarca- yorumlanması gerçekten dikkat çekici… Türkiye’de “ideolojik duruşları net olmayan malum çevreler bir tarafa”, “sistem-içi” unsurların, özellikle reel-politik değerlendirmelerini doğru tanımlamak, doğru anlamlandırmak kritik öneme sahip. Nasıl ki “sistem-içi” mücadelenin niteliğini doğru okuyabilmek, yaşanan süreçleri doğru yorumlayabilmek için çok önemli ise ABD’deki olayları, bakış açılarıyla adeta ikiye bölünen tarafların duruşlarını, -arka planlarıyla- doğru analiz edebilmek de önemlidir. Ve bu analizler yapılırken değişen dünya ve bölge şartlarının ortaya çıkardığı gerçekliklerin de farkında olmak gerekir…

Önceki yorumlarımızda da sık sık gündeme getirdiğimiz bir hususu yine hatırlatmamız gerekmektedir. Geçmişte, bölgede yeni bir denge oluşturmak amacıyla ABD ile Türkiye birlikte hareket ediyorlardı. Ancak, ABD’nin iç ve dış politikasında belirleyici olan küresel güç odakları arasındaki güç ve strateji savaşları, bölgedeki değişim ve dönüşüm süreciyle ilgili ABD stratejisinin değişime neden oldu.

Ve söz konusu kırılma ile birlikte ABD, kendi “güvenliği ve geleceği”ni önceleyen bir Türkiye ile karşı karşıya geldi… Bu bağlamda 2014-2015 yılları adeta bir dönüm noktasıydı. Söz konusu dönem öncesi ABD’nin müttefiki Türkiye ile bölgeye “demokrasi” getirme iddialarının sonuçlarına şahit olduk… 2015 sonrasındaki yaşananların analizleri yapılırken de doğru okumalar yapılmalı, ABD merkezli “algı yönetimi” sistematiğinin etkisinde kalınmamalıydı. Ne var ki öyle olmadı… ABD bu dönemde, bölgedeki terör örgütlerinin yanı sıra manipüle ettikleri küresel terör örgütlerini de kullanarak yaptığı operasyonları kendisiyle birlikte hareket etmeyen “müttefikleri”nin üzerine yıkmaya çalışarak yoluna devam etmek istedi..

Bu meyanda, kendilerini bir şekilde İslam ile tavsif etmeye çalışan ülkelere yönelik, -küresel çaplı- algı yönetimleriyle bahse konu ülkelerin bir kısmını baskılarken, diğer kısmını da “İslam düşmanlığı” algısı için kullanmayı yeğledi…Ve bu şeytani planında ABD/Batı etkili de oldu…Küresel ve bölgesel düzlemde değişim ve dönüşümün yaşandığı bir dünyada, esasta Kur’an merkezli/referanslı bir yapının olmaması ve/veya İslam devleti/yapısı oldukları iddiasında bulunanların, “ilkesel ve ahlaki” olarak net bir “duruş” gösterememelerinin altını çizmemiz gerekir. Daha da önemlisi, kendilerini İslam ile tavsif edenlerin büyük bir kısmı, -İslam’ın kesinlikle reddettiği terör/ “ilkesiz şiddet” konusunda net bir karşı duruşu gösterememeleriydi…

Söz konusu dönemde ABD ile İran’ın nükleer anlaşması ve bunun Irak-Suriye eksenindeki yansımalarına şahit olduk.. Suriye’nin kuzeyinde PKK-PYD/ “ABD-İsrail Koridoru”nun oluşturulması çabalarını gördük. Yine Irak’ta kurulacak bağımsız “Kürt devleti” ile PKK/PYD otonom bölgesinin birleştirilmesiyle bölgede ABD-İsrail stratejileri için kritik öneme sahip bir devletin kurgulanması planlarına karşı Türkiye’nin, Rusya ve İran ile dönemsel işbirliklerinin beklenilmeyen sonuçlarını yaşadık… 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle ABD-Türkiye ilişkilerinin geri dönülmez bir geleceğe doğru yol aldığına tanıklık ettik…

Obama-Biden sonrası ABD’de başkan seçilen Donald Trump’ın nükleer anlaşmayı, tek taraflı olarak ortadan kaldırdığı bir süreci yaşadık. Keza ABD/İsrail stratejisi gereği, ambargoların yanı sıra İran’ın çevrelenmesi yolunda adımları görmüş olduk… Yine bu dönemde, 15 Temmuz darbe girişimiyle Türkiye’yi tekrar kontrol altına almayı başaramayan ABD yöneticileri (Obama-Biden) darbe girişimi sonrasındaki mesajlarında, ‘Tarafları itidale davet ediyoruz’ ifadeleriyle karşımıza çıktılar…

Bölgenin iki güçlü devletinin bu coğrafya ile ilgili proje ve stratejilerini doğru okuyamadıkları zamanlarda küresel güçlerin önünü açtıkları gibi, -ideolojik çizgilerine rağmen- reel politik olarak doğru okumalar yaptıklarında da sahadaki değişimlerin beklenmeyen boyutlara ulaşabildiğini net olarak gördük. Ancak, özellikle Türkiye’nin kendi güvenliği ve geleceğiyle ilgili stratejik adımlarından sonra da ABD yetkililerinin Türkiye’ye de bakış açılarının değişmediğini ABD ambargoları göstermektedir. Öyle ya nasıl olsa Türkiye’yi tekrar eski çizgisine taşıyabilecekleri yolundaki beklentileri devam etmektedir… Bir geçiş dönemi (2011-15) sonrası yaşananlar, ABD ve ABD dostlarının beklediği gibi olmadı. Tam tersine Türkiye, değişen şartların açtığı alanda, bir taraftan gücünü tahkim ederken diğer taraftan da bölgede ABD-Rusya dengesini doğru okuyarak ve Çin’in stratejilerini dikkate alarak çok daha ciddi adımlar atabileceğini fark etmiş oldu…

İşte, küresel ve bölgesel düzlemde “yeni denge” arayışları sürerken ve bu süreçte “küresel finansçılar” ile “ulusalcılar”ın güç ve strateji savaşlarının ABD’deki, beklenen tezahürüne şahit olduk. Söz konusu seçimlerde, “küresel finansçılar”ın desteğine sahip Demokratlar ile “ulusalcı devletçi”lerin arka planda olduğu Cumhuriyetçiler yarışmaktaydı. Her ne kadar Cumhuriyetçilerin adayı Trrump, küreselcilerin kontrolündeki medya kuruluşlarınca sistematik olarak bir algıya tabi tutulmuş ve Trump da buna çanak tutmuşsa da seçim sonuçları, Trump’ın arkasındaki gücün ve toplumdaki karşılığının, görünenden çok daha fazla olduğunu ortaya koydu. Ve son seçimde, sanal ortamda oy verebilme imkânı, seçim hileleri tartışmalarını güçlü bir şekilde gündeme taşıdı… Yani bazıları değişen şartlara rağmen hala ‘ABD seçimlerinde başkanın kim olduğu çok önemli değil’! İddialarını seslendirmeye devam etseler de gerçek öyle değil. ABD ve dünyada belirli bir dengenin var olduğu şartlarda, temel konularda, bir süreklilikten bahsetmek mümkünken, küresel ve bölgesel düzlemde yeni bir denge arayışı sürecinde aynı şeyleri söylemek mümkün değildir.

Küreselciler ve ulusalcılar yeni dünya projeleri ve amaçlarına ulaşmak için takip ettikleri stratejilerinin farklılığı ile bilinmektedir. “Ulusalcılar”ın yeniden büyük Amerika hedefleri bir tarafa, özellikle küreselcilerin, -ABD ve tüm dünyada- estirdikleri “özgürlük”, “demokrasi” , “adalet” sloganlarıyla bir algı oluşturdukları da çok açık. Ve bu algı yönetiminin Türkiye başta olmak üzere değişik çevrelerde de yansımalarını (“dost muhalifleri”) görmek mümkün. Oysa küreselcilerin “yeni dünya” düzeni arayışındaki plan-proje ve bunlara paralel stratejileri analiz edildiğinde görülecektir ki adeta” siber diktatörlük ” öngörülmektedir….  Teo-politik boyutlarıyla bu projenin, insanlık/dünya için oluşturduğu tehditler doğru okunmalı… Dahası her iki küresel gücün plan ve projelerini gündeme taşıyarak, sıkı bir örgütlenmeyle bu ve benzeri tehditlere karşı bir “duruş” sergilenebileceğinin artık farkına varılmalıdır…

Küresel güç odakları arasındaki güç ve strateji savaşında şimdilik “küresel finanscılar” bir adım öne geçmiş gözükmektedirler. Ama “ulusal devletçi” güçler de ipin ucunu bırakmış değiller. Malum “uç öngörüler” bir tarafa sistem analizi yapanların bir süredir gündeme taşıdıkları üzere ABD’de bir “darbe” gerçekleşti. Söz konusu “darbe” bizlerin alıştığı klasik ve post modern darbelerle aynı olmasa da ABD’deki sisteme özgü bir kırılmayı ifade etmektedir. Ve bu “darbe” ile birlikte, ABD için, gerek kendi iç dengesi itibariyle ve gerekse de emperyalist/haydut ABD olarak, küresel düzlemde eskisi kadar etkili olma döneminde, sonun başlangıcına gelindiğinin tespiti yapılabilir…

ABD’de yaşananların sonrasında küresel düzlemdeki tepkilere bakarsak karşımıza iki cephe çıkmaktadır. Söz konusu “darbe” sonrası dengeci bir yaklaşım sergileyenler bir tarafa; Türkiye, İran, Venezuela gibi ülkelerin duruşu gerçekten manidar. Ki bu duruşu, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın mesajı ile belirginleştirmek mümkün: “ABD’deki tüm tarafları itidal ve sağduyuya davet ediyoruz.” Söz konusu mesaj, gerek Türkiye, gerek İran ve gerekse de diğer ABD müdahalelerine maruz kalmış ülkelerin ‘çok net olarak hatırladıkları’ bir mesajı çağrıştırmaktadır. Mesajın içeriği, güç dengesi nedeniyle -monşerlerin titizlendikleri gibi- diplomatik bir dille kaleme alınmış olabilir. Lakin unutulmamalıdır ki ABD’den gelen mesajlardaki “taraflar” ifadesiyle ABD’ye giden mesajdaki “taraflar” arasında ciddi fark olduğunu ve bu mesajın mahcup bir dille kaleme alındığının tespitinin de yapılması gerekir… ABD’deki “darbe” ye karşı ikinci tür duruş ise Fransa Dışişleri Bakanı Le Drian’ın, ‘… Amerikan kurumlarına yönelik şiddet, demokrasiye ciddi bir saldırıdır.’ ifadelerinde netleşmiştir. Ve bu vesileyle bir kez daha ABD/Batı’nın iki/gerçek yüzü ortaya çıkmıştır. Sözde evrensel kavramları(…), Batı’nın kendi çıkarları ve stratejileriyle paralel olarak okuyageldiğini bir kez daha görmekteyiz. Her ne kadar’ içimizdeki’ romantik demokratlar/’….’ yaşananları çarpık bir perspektifle okumaya devam etseler de gerçekler ortadadır… Nitekim ABD’deki “darbe” sonrası Türkiye’deki “sistem – içi” tarafların yaşananları okuma biçimleri ne demek istediğimizi net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Felsefi arkaplanı ve uygulamadaki sistematiğindeki ciddi çelişkiler bir yana “demokrasi” kavramı merkezindeki söylemleri, hem ABD’deki taraflar hem de Batı referanslı diğer ülkelerdeki “sistem-içi” unsurlar için ‘ilkesel ve ahlaki’ tutarlılıktan uzaktır… Küresel güçlerin, medyanın her türlü desteğiyle/algı yönetimiyle, kamuoyu oluşturma çabaları da “taraflar”ın gerçek çehresini gizlemeye yetmemektedir. Yeter ki, değişen dünya şartlarına paralel olarak insanımız daha uyanık olsun. “İlkesel ve ahlaki” kaygıları olan yöntemlerle hareket eden örgütlü topluluk haline gelebilsin…

Küresel Strateji Savaşlarında Önemli Gelişmeler

Değişen şartlarda, küresel sistemin merkezi, Batı’dan Doğu’ya doğru kaymaktadır. Özellikle 21.yy’da bu gerçekliğin netleşmesini sağlayan önemli gelişmeler yaşanmakta ve biz de bunları sizlerin dikkatlerine sunmaya çalışmaktayız…

Güneydoğu Asya Ülkeler Birliği (ASEAN) 37.liderler zirvesi kapsamında düzenlenen Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) görüşmesinde, 15 ülkenin katıldığı Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık imzalandı…

Asya pasifik ülkeleri (Brunei, Kamboçya, Endonezya, Laos, Malezya, Myanmar, Filipinler, Singapur, Tayland ve Vietnam) ile birliğin diyalog ortaklarından Avustralya, Çin, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda liderleri, 8 yıl sonra anlaşmaya vardılar. Anlaşmaya imza atan devletlerin toplam nüfusu 2.1 milyar. Bu da dünya ölçeğinde GSYH (Gayri safi yurtiçi hasıla) ‘nın yüzde 30’una tekabül ediyor.

Söz konusu anlaşma, yeni denge arayışı sürecinde stratejik öneme sahip bir gelişme olarak okunmalıdır. Bahse konu anlaşmada özellikle Çin’in Asya-pasifik bölgesindeki ekonomik hakimiyetini güçlendireceği söylenebilir… Aynı zamanda, bu vesileyle, Çin, Japonya ve Güney Kore’nin ilk kez, aynı anda bir serbest ticaret anlaşmasının tarafları olmaları da dikkat çekici ve ileriye yönelik anlamlar taşımaktadır…

Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi…

Kafkasya bölgesinde, öncelikle Rusya ‘yı rahatsız ediyor olsa da, değişen şartların zorladığı, stratejik öneme sahip birliğin adımları atıldı… Türk Konseyi, Rusya’yı olduğu gibi ABD ve Çin’i de rahatsız etmekte, Türkiye’nin bölgedeki gücünü arttırmaktadır…

Söz konusu Konsey ‘in önünü açan jeo-stratejik gelişmenin Azerbaycan’ın 28 yıldır işgal altında olan topraklarını -Türkiye’nin desteği ile- kurtarması olduğu malum. Türkiye-Azerbaycan – Kazakistan-Kırgızistan-Özbekistan’ın üye olduğu Konsey’de Macaristan’da gözlemci olarak yer almaktadır. Yakın zamanda Konsey’in üye sayısı çoğalması ve bölge politikalarında etkili bir işleve sahip olması beklenmektedir.

Türk Konseyi’nin temel amacı, üye ülkeler arasındaki iş birliğini pekiştirmek, bölgede barış ve güvenliğin korunmasına katkıda bulunmak olarak deklare ediliyor. Stratejik önemi giderek artan birlik, zamanla, bölgede önemli işlevler görecektir…

Türkiye –  İngiltere/Birleşik Krallık Serbest Ticaret Anlaşması…

Bilindiği üzere İngiltere’nin AB’den ayrılmadan önce de Türkiye ile, -bir çok sektörde- işbirlikleri vardı. Şüphesiz tarafların beklentileri farklı olsa da “ortak çıkarlar” ve stratejik hedefler iki ülkeyi birbirine yaklaştırmaktadır…

Aralık 2020 itibariyle AB’den ayrılan İngiltere, Brexit’ in hemen sonrasında Türkiye ile Serbest Ticaret Anlaşması imzaladı. Bahse konu anlaşma, -bir süredir devam eden işbirliği çerçevesinde- Türkiye ile İngiltere ilişkileri açısından yeni bir kilometre taşı olarak da nitelendirilmektedir. Taraflar, bu vesileyle, Gümrük Birliği’nden doğacak kaybı telafi edeceklerdir. Aynı zamanda, AB’de çatlakların gündemde olduğu bir süreçte, söz konusu anlaşma, yeni gelişmelere de kapı arayabilir…

Başta Savunma Sanayi olmak üzere, iki ülke arası ilişkilerin, geçmiştekinden çok daha seviyeli düzeyde seyretmesi kuvvetle muhtemel olarak yorumlanmaktadır. Türkiye ve İngiltere NATO üyesi iki ülke. Dolayısıyla gerçekleştirecek işbirliğinin stratejik sonuçları da olacaktır… Ayrıca, demir-çelik, otomotiv ve tedarik zincirleri sektörlerinde de güçlü işbirlikleri de hedeflenmektedir… Türkiye ile İngiltere arasındaki işbirliğinin Asya-pasifikte de zemin bulmasının zor olmayacağı söylenebilir…

Hindistan’ın önemli medya kuruluşlarından birinde yer alan bir analiz haber ajanslara düştü… Analizde Türkiye’nin Pakistan’ın desteğiyle nükleer silah sahibi olmak istediği iddia edildi…

Değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alanda hızla güçlenen Türkiye için söz konusu iddiayı ciddiye almamak mümkün değil. Zira Türkiye ile Pakistan’ın karşılıklı olarak stratejik işbirliklerini geliştirmek istediği malumdur. Aynı zamanda Türk Konseyi’nin ileriki aşamalarda da Afganistan üzerinden Pakistan’a uzanan yeni birliklere zemin hazırlayacağını öngörmek de yanlış olmayacaktır. Türk Konseyi, Müslümanların oluşturacağı birlik, bunlar bölgede stratejik işlevler görecek ve bir çok küresel gücü rahatsız edecek adımlar olarak gündeme gelecektir…

Eski düzenin çöküş sürecini yaşadığı, yeni düzen/dengenin giderek belirginleştiği bir dünyada, artık nükleer silahların kontrolü kolay olmayacaktır. Ayrıca, ‘güçlü olanın haklı’ kabul edildiği bir düzende küresel güçlerin nükleer tehditle birlikte nükleer silahların sınırlandırılmasından söz etmeleri garabeti de ortadan kalkacaktır…

Nükleer silahlar, Biyolojik silahlar ve Siber savaşlar’ın artık bir dengeye oturtulması zamanının geldiğini söylemek de yanlış olmayacaktır…

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir