GenelYazarlardanYazılar

“REEL-POLİTİK OKUMALAR” ÇOK ÖNEMLİ!

Değişen dünya ve bölge şartlarıyla birlikte, her ne kadar başlangıçta, “iki kutuplu” dünya düzeni, “tek kutuplu” bir yeni düzene doğru evriliyor gözükse de – kısa bir süre sonra ortaya çıktı ki- bu görüntü aldatıcıymış… Yeni dünya dengesi arayışının, hızla, “çok kutuplu” bir dünyaya doğru evrilmekte olduğu anlaşıldı… Ve hemen belirtmeliyiz ki “yeni dünya dengesi” oluşum sürecinde en belirgin farklılık, “güç”ün Batı’dan Doğu’ya doğru kayıyor olmasıdır, diyebiliriz…

Hiç şüphesiz, son zamanlardaki jeo-politik mücadeleler ve jeo-stratejik savaşların bu çerçevede anlaşılması, anlamlandırılması gerekmektedir… Ve bu düzlemdeki ekonomik savaşlarda enerji konusu gündemin ilk maddesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle de pandemi sonrası gündeme gelen jeo-politik ve jeo-stratejik savaşlarla birlikte “enerji güvenliği” konusunun çok daha belirgin hale geldiğine şahit olduk. Söz konusu dönemde, peş peşe gelen, -bölgesel görünümlü- gelişmelerin, aslında, küresel ve bölgesel düzlemde yeni bir denge arayışının tezahürleri olduğu da netleşti… Doğu Akdeniz merkezli gelişmeler, Afganistan’da yaşananlar ve en son, Ukrayna üzerinden oynanan jeo-stratejik oyunlar; enerji arzı, enerji nakli ile birlikte “enerji güvenliği” konusunun özellikle AB ülkeleri için hayati öneme sahip olduğu gerçekliğini ortaya çıkardı…

Çeşitli gerekçeler ve yıllara sari ön yargılı yaklaşımlarla Batı, -özellikle AB ülkeleri- “enerji güvenliği” konusuna yeterince önem vermemişlerdir… Oysa değişen dünya ve bölge şartlarının açtığı alanda, bir çok konuda olduğu gibi, enerji odaklı bölgesel ve küresel konularda Türkiye merkez ülke haline gelmişti. Daha doğru bir ifadeyle Türkiye’nin jeo-stratejik konumu daha da güçlenmişti. Ne var ki ABD ve AB ülkeleri, Türkiye’nin haklı taleplerini görmezden gelen politikalarıyla bölgede “vekalet savaşları”nı yaygınlaştırdılar… Doğu Akdeniz-Libya, Katar, İran, Türk Cumhuriyetleri ve Rusya’daki değişik nitelikteki enerji arzlarının, gerek nakli ve gerekse de bu hatların güvenliği, yeni denge arayışı sürecinde, gerektiği kadar önemsenmedi; söz konusu bölgelerdeki dengeler gözetilmedi… Örneğin, Doğu Akdeniz’deki Münhasır Ekonomik Bölgelerle ilgili tartışmalarda, -Aslında en büyük pay sahibi olan- Türkiye’yi dışlamak ve köşeye sıkıştırmak istendi. Bu bölgedeki doğalgaz ve petrol rezervlerinin Türkiye üzerinden Batı’ya aktarılmasının önüne geçildi… EASTMED Boru Hattı Projesi üzerinden Türkiye’nin sıkıştırılmasının yolları arandı… Ancak Türkiye, bir süredir, küresel sistemin kuralları içinde kalarak, ortaya koyduğu politikalarıyla, çeşitli projelerle enerji kaynaklarını zenginleştirmek, kendi kontrolündeki yeraltı zenginliklerini, -kendi imkanlarıyla-  çıkarmak ve piyasaya aktarmak üzere kritik hamleler yaptı. Ve Türkiye, enerji sorununu, bir başka ifadeyle, her durumda karşısına çıkan “dış açık”/cari açık sorununu gidermek üzere ekonomik konularda ve ekonominin “olmazsa olmazı” olan enerji konusunda stratejik adımlar attı. Hem de Türkiye, bu hamlelerini, malum odakların ekonomik operasyonlarına (Dolar üzerinden yapılan operasyonlar gibi) birçok alandaki ambargo ve siyasi sıkıştırmalara rağmen yaptı… Hiç şüphesiz söz konusu hamlelerin geçmiş örnekleri  bilinse de özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle bunların hızlandığını da tespit etmek gerekir. Ki söz konusu hamleleri ve bunların geçmişteki uzantılarına da işaret eden bilgilere dijital ortamlarda rahatlıkla ulaşabilmek mümkün.

“Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli” diyerek, bu coğrafyayı boyunduruk altında tutmanın stratejik önemini dile getirenlerin tüm çabalarına rağmen atılan adımları konu alan bir kitap, bizce, dikkate değer: “BURASI ÇOK ÖNEMLİ” adlı kitap, eski enerji bakanı Berat Albayrak’ın kaleminden çıkmış. Hatırlanırsa, bu şahıs hakkındaki tüm karalamalar, algı yönetimi çalışmalarının, onun, Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı olmasından kaynaklanmadığı, özellikle enerji konusundaki kritik icraatları nedeniyle gündeme geldiği artık daha da belirginleşti… Maalesef, söz konusu dönemde yaşanan gelişmeleri, reel politik düzlemde, yerli yerine oturtamayanların ne kadar büyük yanılgıya düştükleri görüldü. Lakin toplumu hem kamplara bölerek onların düşünmesine, analiz yapmasına, küresel ve bölgesel gelişmeleri doğru okumasına engel olmak isteyenler, aynı zamanda, “karanlıkta çimdik atıp ışık yandığın da ‘kim yaptı?’ diye bağıranlar” olduğu bazı zihinlerce hala fark edilemedi…

“Enerjiden Ekonomiye Tam Bağımsız Türkiye”

Yukarıdaki slogan, “Burası Çok Önemli” adlı kitabın adeta bir alt başlığı… Değişen şartlarda konumu ve misyonu değişmiş, tarihi ve stratejik derinliğine yaslanarak -ama “sapkın ideolojisi”nde  ısrar eden –  önce bölgesel güç, peşi sıra da büyük güç olmak idealine sahip Türkiye’nin hedefi ve bu yolda hangi hamleleri yapmak istediği ortaya konulmuş, söz konusu kitapta… Hiç şüphesiz iddialı hedefi gerçekleştirmek isteyen Türkiye’nin ideolojik niteliğini unutmadan bu ve benzeri iddiaları anlamak ve anlamlandırmak gerekir… İsterseniz, öncelikle, bahse konu kitapta hangi tezler ileri sürülmekte ve kitabın müellifinin bakanlık yaptığı dönemlerdeki, özellikle enerji bakanlığı döneminde, öne çıkan adımları dikkatlerinize sunalım…

Malum, değişim ve dönüşüm süreci ile birlikte konumu ve misyonu değişen Türkiye’nin hedeflerinden çok, – belirli bir dönemde Türkiye’yi vesayet altında tutan – ABD/Batı’nın niyetleri, projeleri ve yeni hedefleri öne çıkmaktaydı…

  • Dolayısıyla ta başından itibaren ABD/Batı, Türkiye’nin rayından çıkmasını engelleyecek malum projeleri devreye sokmuştu… Nitekim bu projelerden, -ABD’nin strateji değişimi birlikte- istedikleri sonuçları elde edemeyen çevreler, yaşananlarla ilgili kaygılarını değişik vesilelerle ortaya koymuşlar ve içerideki avaneleri de “Türkiye eksen değiştiriyor!” diye ortalığı velveleye vermişlerdi… Ve bu çerçevede Türkiye’ye karşı seri operasyonlar, 2011/2013’den sonra, peş peşe gündeme geldi…
  • Aynı zamanda Türkiye’yi hizaya getirme çabalarında istediği sonucu alamayan ABD, dolar üzerinden hamleleri ve diğer ekonomik operasyonlarla müdahalelerine devam etti… Bu süreçte ABD, kendisinin kurguladığı uluslararası hukuku da -sadece Türkiye’ye karşı değil çıkarlarına ters hareket ettiğini düşündüğü ülkelere de- keyfi olarak kullanmaktan çekinmedi… Küresel terör ile mücadele adı altında, neredeyse, bütün terör örgütlerini bir şekilde desteklerken Türkiye’nin güney sınırında da bir terör koridoru/terör devleti kurmak üzere, uzun süredir, malum terör unsurlarına, destek verdiği bilinmektedir.
  • Teröre destek veren terör örgütlerini, bir şekilde, kara gücü olarak kullanmaktan çekinmeyen ABD, özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi kavramları, operasyon yaptığı ülkelerdeki “radikal Batıcılar” ve “romantik demokratlar” eliyle adeta bir terbiye edici sopa olarak kullanmaya ısrarla devam etmektedir.

En vahimi de, “algı yönetimi ve manipülasyon teknikleriyle tüm bu hamlelerini, – özgürlükleri arttırmak, demokrasiyi geliştirmek- adı altında meşrulaştırmakta belirli bir mesafe de aldı…

Buna karşın, değişen şartların açtığı alanı iyi kullanan yeni Türkiye’nin yeni derin unsurları, başta savunma sanayi ve enerji konularında olmak üzere stratejik konularda adımlar atarken karşısında hep, ABD/AB ülkelerini ve onların yerli “etki ajanları”nı bulmuşlardır… Ekonomik ve teknolojik kalkınmasını daimi hale getirmek isteyen Türkiye, bir taraftan yapısal bir sorun olan “cari açık” konusunu çözmek üzere planlı adımlar atarken, diğer tarafta cari açıkta önemli bir paya sahip olan enerjide dışa bağımlılığı ortadan kaldırmak, hiç olmazsa olabildiğince azaltmak üzere önemli kararlar almış  gözükmektedir.

Bu bağlamda öncelikle;

  • Enerjide ve maden alanındaki tüm oyunları bozabilmek için “Milli Enerji ve Maden Politikası” adı altında bir dizi kararlar aldı… Böylelikle, enerji kaynaklarında dışa bağımlılığı azaltmak, kaynak çeşitliliği ile kapasiteyi alabildiğince arttırmakta kararlı bir yola girilmiş oldu…
  • “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sloganı ile Türkiye, hidrokarbon (doğalgaz ve petrol…) aramacılığına önem vermeye başladı. Ülke sınırları içinde bu arama çalışmalarını hızlandırırken aynı zamanda Karadeniz ve Akdeniz’deki aramalarını da hızlandırdı. Üstelik bu arama ve sondaj çalışmalarını kendi gemileriyle yapmanın ne anlama geldiğinin farkına vardı…

Bu bağlamda “Mavi Vatan” kavramı gündeme geldi ve sahiplenildi…

  • Aynı zamanda, derin sondajlar ve hidrokarbon aramacılığı, sadece denizlerle sınırlı kalmadı… Şemdinli’den Cizre’ye, Van’dan Siirt’e, Trakya bölgesine kadar devam etti… Uçaklarla manyetik veri toplama işlemlerinin sistematik olarak sürdürülmekte olduğu da deklare edildi…
  • Enerji kaynaklarının yerleştirilmesi için atılan kritik adımların yanında enerji çeşitlendirilmesi için de Yenilebilir Enerji Kaynakları (YEKA) projesini, güçlü bir şekilde uygulamayı başardı…
  • “Enerji meselesi (sadece) bir enerji meselesi değildir.” Ekonomiden uluslararası ilişkilere, teknolojiden kalkınmaya enerji sektörünün doğrudan ya da dolaylı olarak belirlediği o kadar çok alan var ki hangi konu ele alınırsa alınsın, çok boyutlu düşünmek gerektiğinin farkına varan bir yaklaşım giderek güçlendi, derinleşti…

Nükleer enerji konusu mesela… Uzay çalışmalarından tıp teknolojisine ve tarıma kadar çok geniş bir yelpaze de nükleer enerjinin kullanıldığı gerçekliğinin farkında olarak adımlar atıldı… Keza nükleer teknolojiye sahip olmanın, yüksek katmanda üretim yapan bir teknolojik kabiliyete sahip olmayı da beraberinde getirdiği görüldü… Uzun bir süredir Türkiye’nin nükleer projelerinin, çeşitli gerekçelerle, neden engellendiği, akamete uğratıldığı da bu süreçte net bir şekilde anlaşılmış oldu. Ki bu engellemeler, ekonomik, siyasi, bürokratik alanlardan kaynaklandı… Yıllardır nükleer teknoloji, malum güçler için meşru, Türkiye ve İran başta olmak üzere diğerleri için gayri meşru görüldü ve bu konu da uluslararası fonlarla beslenen kuruluşlar vasıtasıyla, başta çevrecilik algısı oluşturularak engellendi. Tıpkı altın kaynaklarının çıkarılmasının engellenmesi çalışmaları gibi…

  • Yaşanılan süreçlerden sonra gündeme gelen Ukrayna- Rusya merkezli jeopolitik savaş ile birlikte, enerji konusu başta olmak üzere Türkiye’nin merkez ülke olma süreci hızlanmış gözükmektedir…
  • Doğalgaz ticaretlerinin merkezi bir Türkiye hedefi…

Bu konuda Türkiye, konjonktürel gelişmelerin de katkısıyla doğalgaz ticaretinin merkezi olma yönünde önemli avantajlara sahip olduğu gibi bu yönde belirli planlama ve stratejiye sahip olduğu da anlaşılmaktadır.

  • Ülkelerin kalkınmaları ve refah seviyelerini etkileyen, stratejik önemini arttıran bir başka alan da madenciliktir, hiç şüphesiz. Enerjinin ötesinde madenin kullanılmadığı, etkin bir girdi olmadığı bir üretim kolu neredeyse yoktur. Ve Türkiye’nin, jeolojik oluşumu itibarıyla çok önemli bir mineral kuşağının üzerinde olduğu da uzmanlarca ifade edilmektedir. Özellikle “Bor” ve “Toryum” gibi madenlerde ise neredeyse tekel konumunda Türkiye…
  • Dünya rezervinin yüzde 75’inin Türkiye’de bulunduğu “Bor”da yapılan keşiflerin ötesinde üretimde alınan mesafe gerçekten dikkat çekici bir boyuta ulaşmış gözükmektedir…

Stratejik bir maden olan Bor konusunda, geçmişteki malum spekülasyonlar aşılarak katma değeri yüksek “uç ürün”ler elde etmede önemli mesafeler katedildiği bilinmektedir. Aynı zamanda “Araştırma Enstitüsü” vasıtasıyla  Bor’un kullanım alanını genişletme yolunda çalışmalar yapıldığı da bilinmektedir.

  • Nadir Toprak Elementleri (NTE)…

Özellikle son dönemlerde, Çin-ABD arasındaki ticari savaşlarda gündeme gelen ve stratejik önemi her geçen gün artan bir element grubu… NTE’nin önemi, yüksek teknolojiler gerektiren ürünlerin (yenilebilir enerji, elektrik-elektronik, uzay ve savunma sanayi vb. …) üretiminde de kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Halen Çin, NTE üretiminde tekel pozisyonunda… Bu alanda da Türkiye’nin potansiyele sahip iki sahası olduğu dillendirilmektedir…

Ezcümle, küresel ve bölgesel düzlemde yaşanılanların doğru tanımlanması, doğru anlamlandırılması, yani reel-politik okumaların öneminin altını, bu vesileyle, bir kez daha çizmek gerekir. Bu, yaşananlara şahitliğimizi doğru yapabilmek için önemli olduğu gibi kendilerini İslam’a nispet edenlerin “duruş”larının niteliği açısından da çok önemlidir… Büyük bir kesim bu stratejik gerçekliğin farkında olmasa da!..

“Güçlü”nün haklı kabul edildiği bir dünyada, insana ve hayata bakışta ciddi sorunları/açmazları olan Batı düşüncesinin referans alınmasıyla “hak ve adalet”ten söz etme imkânı olmadığı çok açıktır. Batıcılar, “romantik demokratlar”ın aksi yöndeki iddialarına karşın derin gerçekliğin böyle olduğu, her geçen gün, daha da netleşmektedir… Dolayısıyla küresel küfür ve şirk odaklarının hakimiyetindeki bir dünya da neler olup bittiğini, Müslimce bir duruş ile, doğru tanımlayabilmek, doğru anlamlandırabilmek, doğru okuyabilmek, şüphesiz çok önemlidir. Algı yönetimi ve manipülasyon tekniklerinin sistematik bir şekilde devrede olduğu bir vasatta, böyle bir çaba “çok önemli” !..

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir