GenelYazarlardanYazılar

Tâğut ve Tuğyan

İslamî düşüncenin/tevhîd akîdesinin omurgasını oluşturan kavramlardan birisi ve belki de en önemlisi olan tâğut kavramının epistemik kökeni, haddi aşma anlamındaki “tuğyan” kelimesinden gelir. Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık eden, her sapıklığın başı, zorba ve Allah’ın dışında kendisine tapılan her mâbud tâğuttur. (Ragıb İsfehanî) Istılahta ise Allah’a isyan eden, Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, put veya Allah’ın dışında, kendisine adeta Allah gibi bağlanılan varlıklar/şahıslar anlamında kullanılır (Bakara: 256-257). Kur’ân-ı Kerîm’de tuğyan kavramı otuz dokuz yerde; tâğut ismi sekiz ayette geçer. Tâğut, anlam itibari ile tuğyan kavramıyla aynı anlamı içeriyor olsa da nitelikleri ve özellikleri bakımından farklılık arz eder. Tuğyan, işlenen her türlü kötülük ve fiilin adıyken tâğut ise bu kötülük ve fiillerin başıdır.

Tuğyan, kişinin rabbiyle olan ilişkisini koparır, yok eder. Allah’ın üstünlüğünü unutturur. Bu durumda kişi kedisini seçilmiş, özel ve üstün görmeye başlar; diğer insanların kendisine tabi olmaları gerektiğine inanır. Azgınlaşan, taşkınlık yapan insan artık sınır tanımaz olur. Kendisini dalalete sürüklediği gibi himayesindeki insanları da dalalete sevk eder; insanların kulluğuna ve dinini yaşamalarına da müdahil olur. Kur’an kibirlenme, bozgunculuk çıkarma, böbürlenme ve riyakârlığı, şeytanın taraftarlığına (hizbuşşeytan) soyunmayı, tuğyana kalkışanların özelliklerinden sayar  (İsra: 16).

Kur’an tâğutla beraber bir de “cibt” kavramından bahseder. Allah ile birlikte (mindûnillah) kendisine ibadet edilen/tapınılan her şeye ve putlara cibt denmektedir. Kur’an ehli kitabın, cibt ve tâğuta iman ettikleri ve kâfirleri, mü’minlerden daha doğru bir yolda gördüklerini söyler. (Nisa: 51) Bu şu demektir: Yahudiler ve Hristiyanlar, şüphesiz içlerindeki kin ve kıskançlık gibi nedenlere bağlı olarak, cibt ve tâğut olarak anılan, kâfirlerin tapındıkları ilahları ve Allah yolundan alıkoyucu sistemlerini beğenmekte, cibtin ve tağut’un varlığı kendileri için herhangi bir sorun teşkil etmemektedir. Bununla yetinmeyip, putperestlerin yaşam tarzını ve Allah yolundan alıkoyanları mü’minlerden daha tercihe şayan bulmaktadırlar. Hâlbuki aynı “lâ ilahe illallah” onlara da vahyedilmişti ve onlar da tâğutu reddedip bir tek Allah’a iman etmekle mükellef kılınmışlardı. Kur’an müminlerin Allah yolunda (fîsebilillah) kâfirlerin de tağut yolunda yani “şeytani güçler” yolunda mücadele ettiğini söyler. (Nisa: 76)

Allah’ın hükümlerine meydan okuyan yönetim ya da yöneticiler ve putlar gibi insanlar tarafından Allah’a ait sıfatlarla nitelendirilen her varlık tağuttur. Allah’a rağmen kendi hevasından uydurduğu doğrusunu doğru ve yanlışını yanlış gösteren herkes, her düşünce ve her ideoloji tâğuttur.

Bu düşüncenin, sistemin ve ideolojinin, Allah’a inanmak, O’nun koyduğu kanunlara uymak gibi herhangi bağlayıcı bir kuralı yoktur. İlkelerini ilahi mesajdan almayan her sistem, her kurum, her düşünce, her davranış kuralı, her gelenek tağut kapsamına girer. Buna göre ancak kim tâğutun karşısına çıkar ve sistemindeki kâfirliklerin tümünü kökünden reddederek Allâh’a inanır ve yalnızca ona boyun eğerse kurtuluşa erer. (Seyyid Kutub, Fî Zilâli’l-Kur’ân: 1/292)

“Tağut Fravun-Karun gibi siyasi-ekonomik gücü de olabilen “Şeytani Güç”, yani istiğna-istikbar, hile ve desise demektir. (M. Esed) Şeytan burada sıfat olarak hukuk ve ahlak dışılık olarak salt güç istencini (istiğna-istikbar) ifade eder. Put ise, insanın korku, güçsüzlük, yardım ihtiyacı, güç istenci ve daha da önemlisi “sığınacağı-sevileceği sıcak bir toplumsal çevre ve otorite” (Ankebut: 25) oluşturma arzu ve ihtiyaçlarından (meveddetenbeynehum) kaynaklanan ve bir dönemler tahtadan, taştan yapılıp boyun eğilen, tapınılan sözde-ilahi varlıklardır.” (İlhami Güler) Görüldüğü gibi tâğut kavramının yönetim şekliyle ve siyasetle yakından bir ilişkisi vardır. Bununla beraber aklı estiğince, bir mesnede dayanmadan helal ve haram koyma yetkisini kendinde gören “mele” ya da kurumlar (Nahl: 116), Feminizm, Sosyalizm, Ateizm, Ataizm ve Paganizm gibi ideolojilerin hepsi birer tâğuttur.

Tâğut kavramı, özellikle modern dünyada farklı inanç sistemleri ve ideolojilerle karşılaştırıldığında daha da anlam kazanır. Ateizm, ataizm veya çeşitli ideolojik akımlar, Müslüman bireyler için tâğut olarak algılanabilmektedir. Bu nedenle tâğutun tanınması ve reddedilmesi, Müslümanların inançlarının sağlamlaştırılması açısından kritik bir öneme haizdir.

Kur’ân, azgın ve başkaları üzerinde ilahlık iddiasında bulunacak kadar sapıtanlara ve kendisini Nemrud ve Firavun örneğinde olduğu gibi yeryüzünün mutlak hükümdarı/meliki/ilâhı ve tek hâkimi görenlere tâğut demektedir. Peki, tağuta kulluk edenler kimlerdir? Bunlar Kur’an’ın ifadesiyle “mele” (Ahkaf: 60, 66, 75) ve “mütrefin” olanlardır. Yani toplumun ileri gelenleri denilen sorumsuzca yaşayan, oyun ve eğlenceye dalanlar ve şımarık müsrifler (Vakıa: 45), her şeye karar veren ve hiçbir sorumluluk taşımayan kimselerdir.  Ali Şeriati’nin ifadesi ile tevhid dini, tağuta kulluk eden “mele ve mütrefin” dinine karşı her zaman kıyam etmiş ve halkı da bu dine karşı kıyama çağırmıştır.

Toparlayacak olursak: Allah’a karşı tuğyan eden/haddi aşan/azgınlaşan, bunun tâbi bir sonucu olarak da kendisine tapınılan, lâ yüs’el, sorgusuz sualsiz itaat edilen herkes tâğuttur. Burada ibadet edenlerin bu eylemi gönüllü olarak veya zoraki yapmalarının bir ehemmiyeti yoktur. Ayrıca kendisine tapınılan varlığın yüceltilen bir insan, şeytan, put, heykel ya da başka bir varlık olması arasında da fark yoktur.

Tâğutun şirk ile de yakın akrabalığı söz konusudur. Şirk, Allah ile beraber put edinmek yani putlara karşı teslimiyet ve beşerî kulluktur. Bunun diğer adı tâğuttur, tuğyandır… İnsanın zihnen ve fiili olarak kendi yonttuğu şeylere teslim olmasıdır, onu tapınacak kadar yüceltmesidir. Bu yontular; ister Lât ister Uzza ister araba ister sermaye ister kan ister soy ve ya sınıf olsun fark etmez. Her dönemde bunlar Allah’a karşı birer tâğut olmuştur. (Ali Şeraiti Dine Karşı Din, S: 25)

Tağutlar kâfirlere nazaran çok değişken olabiliyorlar. Kâfirler, kâfir yönetici ve düzenler, küfürlerini çok rahat kusabiliyor, dilleri ve davranışlarıyla İslâm’a savaş açabiliyorlar. Bu halleriyle Allah’a meydan okudukları için tâğutlaşıyorlar. Kâfirler namaz kılmazlar, Allah ismini ağızlarına almazlar, İslâmî değerlere asla saygı duymazlar ve küfürleri sebebiyle insanları Allah ile aldatamazlar. Tâğutlar ise bazen namaz kılan, İslami birtakım değerleri savunan, oruç tutan, zekât veren, Allah’ın haram kıldıklarından şahsen uzak duran, şahsi olarak haramlara mümkün oldukça yaklaşmayan tiplerden oluşabiliyorlar. Bu bağlamda tâğut vasfına sahip olan her yönetici kâfir değildir ama her kâfir yönetici tâğuttur. Şu halde tâğut, sadece putlar veya heykeller olarak değil, despotik yönetimler, ideolojik sistemler ve insanları sapkınlığa yönlendiren düşünce yapıları olarak da karşımıza çıkabilir.

İslâmî öğreti, tâğutun kesin olarak reddedilmesini ve yalnızca Allah’a ibadet edilmesini ister. Bu bağlamda tâğutun tanımı geniş bir yelpazeye yayılmaktadır. Bir kişi, bir toplum veya bir ideoloji, şayet Allah’a başkaldırıyorsa, Allah’a rağmen hükümranlık ve rablık iddiasında ise tâğut olarak nitelendirilebilir. Mü’minlerin manevi gelişimleri açısından tâğuttan uzak durmaları ve yalnızca Allah’a kul olmaları son derece önemlidir.

Sonuç olarak tâğut kavramı İslâm düşüncesinde Allah’a karşı gelen, ondan başka ilâhlara tapmayı teşvik eden veya insanları sapkınlıklara yönlendiren, yeryüzünün mutlak hâkimi gibi davranan kişi ve ideoloji için kullanılan bir terimdir. Kavramın düzgün anlaşılması, özellikle tevhîd inancının içselleştirilmesinde ve Müslüman bireylerin Allah’a olan bağlılıkları ve tâğuttan uzak durmaları ile doğrudan ilişkilidir. Bu bağlamda tâğutu tanımak ve onun karşısında durmak, mü’minlerin iman ve ibadet hayatının temel taşlarını oluşturmaktadır. Ayrıca tâğut kelimesinin bu derin anlamı, Müslümanların ruhsal ve toplumsal sağlığı açısından da dikkate alınması gereken bir husustur.

Daha düne kadar tâğuta küfreden, “kahrolsun tağutlar” diye slogan atan, “tağuti düzenleri yer ila yeksan etmek”ten söz eden bazı Müslümanlara bugün bir haller oldu. Tağutu savunmaya, tağuta sahip çıkmaya başladılar. Hem de işin aslının ne olduğunu net olarak bilmedikleri bir mücadelede böyle bir yola girdiler.

Oysa her insan “yalnızca Allah’a ibadet/itaat edip tağuta kulluktan kaçınmakla emrolunmuştur (Nahl: 36).” Bu bakımdan, tağutun hükümlerine “evet” diyenler, Allah’ın dinine “hayır” demiş, küfretmiş olurlar.

Şimdi kafamızı iki elimiz arasına alıp halimize bir bakalım; tağutu inkâr, ihmal ve iptal mi ediyoruz; yoksa tasvip ve ihya mı ediyoruz, savunup güçlendirmeye mi çalışıyoruz!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı