GenelYazarlardanYazılar

“TERÖR DEVLETLERİ” VE “PARALI ASKERLER” -Blackwater ve Wagner-

Küresel ve bölgesel düzlemde strateji savaşları giderek yoğunlaşmaktadır.Ve küresel güçlerin kurguladığı verili sistemde şimdiye kadar ciddi bir “savaş hukuku”ndan söz edebilmek pek mümkün olmamıştır.Dahası sistemi kuran küresel güçler, kurguladıkları uluslararası sistemin kurum ve kuruluşlarını kendi çıkarlarına göre kullanmışlar, stratejik çıkarları çatıştığında da çifte standartlarını da kontrolleri altındaki sözde bağımsız medya marifetiyle kamuoyundan gizlemeyi başarmışlardır.Aynı zamanda “İstihbarat örgütleri”nin arkaplanda olduğu terör örgütlerini kullandıkları operasyonlarda da herhangi bir “ilkesel ve ahlaki” kaygıdan söz edebilmek mümkün bile olmamıştır.Ve değişen şartlar ve yeni denge arayışı sürecinin hızlandığı bir vasatta ise yeni savaş yöntemleriyle paralel olarak terör örgütlerinin yanında, bir de Özel Askeri Şirketler(ÖAŞ), hukuk tanımaz/ahlaki ve ilkesel hiçbir kural ile kendilerini bağlı görmeyen malum “terör devletleri”nin önemli savaş araçlarından biri olarak gündeme geldi.Ancak söz konusu (ÖAŞ)’lerin hukuksuz eylemleri, katliamlarının kamuoyuna yansıtılması da iletişim teknolojilerindeki ilerlemelere rağmen malum nedenlerle yeterince mümkün olmadı…

(ÖAŞ)’lerden önce geçmişi epey eskilere dayanan “Paralı Askerler”den de söz etmek de gerekebilirdi.Ne var ki gelinen aşamada (ÖAŞ)’lerin faaliyetleri, algı yöntemi ve manipülasyon teknikleriyle sütrelenmekte ve yapılan katliamlar yeterince gündeme gelmemektedir.Biz de bu şartlarda, “medeni” küresel güçleri ve bunların “hukuk devleti”, “uluslararası hukuk” ve “İnsan hakları” söylemlerini hatalı tanımlama ve anlamlandırmaların etkilerinden sıyrılarak doğru okumalara katkıda bulunmayı önceledik.Ve Rusya’daki Wagner isyanını vesile kılarak (ÖAŞ)’ler konusunu kısaca değerlendirmek istedik.

Hemen soralım (ÖAŞ)’ler literatürde nasıl tanımlanmaktadır ? Gerçek hayatta bu kirli örgütler, sözde hukuk devletleri tarafından nasıl kullanılmaktadır ? Ve terör örgütlerini stratejik hedefleri için kullanan küresel güçlerin, “senin teröristin” benim “özgürlük savaşcım” diye kamuoyuna sundukları malum örgütler gibi (ÖAŞ)’leri de çifte standart kullanarak benzer bir algı yönetimiyle kamuoyuna yansıtmalarının arkaplanlarıyla ilgili neler söyleyebiliriz sorularıyla konuya girmiş olduk.

(ÖAŞ),silahlı ve silahsız mücadele, muhabere destek, güvenlik ve güvenlik danışmanlığı hizmetleri veren kar amaçlı bir şirkettir.Ki bu şirketlerin bir kısmı, özel sektörde, silah sanayi içinde de yer almaktadır…Bu tür şirketlerden bazılarından söz etmek istersek gündeme düşen üç şirket akla gelmektedir.Bu şirketler; Blackwater-ABD, Wagner-Rusya ve son dönemlerde “Muhalefet bloku” ‘nun gündeme taşıdığı SADAT-Türkiye.

Her ne kadar değişen ve dönüşen yeni Türkiye ile anılan SADAT A.Ş , “savaş hukuku”, “ilke ve ahlak” anlayışı itibarıyla elan diğerlerinden farklı gözükse de onun da bir Özel Askeri Şirket olduğunun altını çizmek gerekir.Ve anlaşıldığı kadarıyla, “sistem-içi” bir çıkış arayan (Ilımlı)Laik Demokrat/Batı referanslı Türkiye’nin, ulusal bağımsızlığını tam anlamıyla kazanabilmek üzere yapmak durumunda kaldığı hamlelerin doğal bir sonucu olarak SADAT ortaya çıkmış gözükmektedir.

Blackwater-Akademia/ABD

Bir şirketler devleti olarak bildiğimiz ABD’nin, karanlık/kirli operasyonlarında kullandığı terör örgütlerine göre daha meşru gözüken ama gerçekte onların da ötesinde tam bir cinayet, katliam aracı Blackwater. Blackwater’in 1997 yılında, ABD Deniz kuvvetlerinin iki subayı tarafından kurulduğu bilinmektedir.Öncelikle ordu ve güvenlik kuvvetlerine eğitim desteği sağladığı görüntüsü verilen bu şirket, zamanla, esasta bir “Terör Devleti” olan ABD’nin karanlık operasyonlarında kullanılmaya başlanıldı.

Bilindiği üzere Soğuk Savaş sonrası ABD başta olmak üzere bir çok ülkede asker sayısı azaltılmaya, onların yerine paralı asker ve/veya (ÖAŞ)’nin ikame edilmeye başlanıldığı bir güvenlik anlayışı öne çıkmaya başladı… Yemen, Irak, Suriye ve Afganistan’da sayıları giderek artan bu tür karanlık şirketlerin Libya’da Hafter’e destek vermesi de söz konusu olmuştur.Bilhassa Felluce-Irak’daki aleni sivil katliamlarıyla ün kazandı Blackwater.Karanlık operasyonları ve katliamları, belirli bir dönemde gündem olan bu şirket birkaç yıl sonra isim değişikliği yapma gereği duydu.Tıpkı ABD’nin kullandığı terör örgütlerin de isim değişikliği yaparak imaj tazelemek istemeleri gibi.Hatırlanırsa ABD, bir proje çerçevesinde birlikte hareket ettiği Türkiye’nin, -güvenlik ve gelecek kaygılarını hiçe sayarak- strateji değiştirmesiyle birlikte, PKK/PYD’nin de içinde olduğu yeni bir isimle bir terör örgütü/kara gücü oluşturmuş ve bölgede yeni stratejisinin gereklerini sahaya yansıtmak istemişti.Hatta ABD daha da ileri giderek malum terör örgütünü meşrulaştırmak için, arkaplanında kendisinin yer aldığı, DEAŞ ile güya savaştırmıştı.Ve tüm bu tezgah, algı yönetimi ve manipülasyonların yanı sıra daha da ileri giderek Türkiye’yi de DEAŞ’a destek vermekle suçlamıştı.Söz konusu dönemde bahse konu karanlık yapı (Blackwater)’da çok sayıda terör örgütüne silah ve mühimmat temininde de kritik rol oynamıştı.

Wagner vd.-Rusya

Son günlerde ismini sık sık duyduğumuz Wagner, Putin’e bağlı bir şirket/yapı olarak gündemimize girmişti.Malum Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kontrolü altında tutmakta zorlanan Rusya’da, -Yeltsin’den sonra başa geçen- istihbaratçı Putin, Wagner’i kendine bağlı bir yapı haline dönüştürerek bir çok stratejik savaşta kullanageldi.Değerlendirmemizin bu aşamalarında Wagner’in kuruluşu ve ismiyle ilgili birkaç hususu hatırlattıktan sonra konuyla ilgili yorumumuza devam etmek daha doğru olacaktır…

Wagner, eski asker Dmitri Utkin tarafından kurulmuş ve şirketin ismi (bir iddiaya göre) Hitler’in sevdiği bir bestecisinin soyadından alınmıştır.Rusya’da Wagner dışında 10 civarında paralı cinayet örgütünün varlığı söz konusu…

Suriye, Orta Afrika, Libya (Hafter’e destek), Sudan, Demokratik Kongo vb. coğrafyalarda Rusya’nın yönlendirmesiyle her türlü operasyonu yapan bir örgüt/Şirket Wagner.Resmi üniforma giymeyen bu paralı “askerler”, özellikle Suriye’de ciddi kayıplar verdikten sonra tartışılmaya başlanılmıştır.Daha doğrusu Rus ordusu ile aralarındaki sorunlar derinleşmeye başlamıştır.Söz konusu örgütün,Rusya’nın Kırım’ı işgali(2014) ve daha sonraki Ukrayna ile savaşında da katliamlar yaptığı, seri cinayetlere imza attığı bilinmektedir.

Ancak son dönemlerde “kötü adam” rolü ABD’nin üstüne daha çok yakıştığından, son yaşananlara kadar, Blackwater’ın (ABD) daha fazla gündeme düşmesine şahit olmaktaydık.Halbuki ABD ve Rusya başta olmak üzere küresel güçlerin “vesayet”leri altında tuttukları coğrafyalarda ve strateji savaşlarında , iç dengelerle oynayarak darbeler yaptıkları gibi bu tür örgütleri kullanarak operasyonlar da yapagelmişlerdir.Blackwater, Wagner ve benzeri örgütlerin, verili uluslararası sistemde bir şekilde, kanlı operasyonlarda kullanılmaları söz konusudur.

Geçtiğimiz ay başlayan Wagner’in başındaki Prigojin’in Rus ordusu ile(Genelkurmaybaşkanı ve Savunma Bakanı…)çatışmasının yansımaları bahse konu örgütün gündemin başına yerleşmesine neden oldu.Putin’e yakın olduğu bilinen Wagner’i kontrol eden Prigojin ve Rusya içindeki destekçilerinin, Rusya’nın Ukrayna’daki savaştaki başarısızlıkta Savunma Bakanı ve Genelkurmaybaşkanı’nı sorunlu tutmaları ekseninde bir sistem içi çatışma olduğu anlaşılmaktadır.Ve aslında bir geçmişi olan bu çatışmada, gelinen aşamada, Putin’in süreç içerisinde çözmeye başaramadığı sorunu, Rus ordusuna destek vererek ve Prigojin’in kenara çekilmesini sağlayarak ertelediği anlaşılmaktadır.İktidara geldiği ilk dönemde olduğu gibi Putin, bu ve benzeri sorunları da çözebilmek için bir plan yaptığı söylenebilir.Ne var ki bundan sonra Wagner ve diğerlerinin, destekçileri olan güç odaklarıyla birlikte nasıl bir tavır alacakları bilinmemektedirler.Yani Wagner’in isyanı ve bu yapıyı destekleyen arkaplandaki güç odaklarının bundan sonraki duruşları, Rusya’daki potansiyel tehlikenin niteliğini ortaya çıkaracaktır.Aynı zamanda bu krizin, başta Ukrayna olmak üzere Suriye ve Afrika’da Rusya’nın hesaplarını ne kadar etkileyeceği de tartışılmaktadır.

Ayrıca nasıl geçmişte ABD seçimlerine Rusya’nın müdahalesi iddiaları gündeme gelmişse, benzer şekilde, Rusya’daki sistem içi dengelere de ABD müdahalesi ihtimali gündeme gelmektedir.

SADAT A.Ş./Yeni Türkiye

(Uluslararası Savunma, Danışmanlık, İnşaat Sanayi ve Ticaret A.Ş./SADAT A.Ş.)

(Özel Askeri Şirket) konusu, değişen dünya ve bölge şartları ve yeni denge arayışı sürecinde, – ABD ilişkilerinde- iki farklı dönem yaşayan yeni Türkiye’de de gündeme geldi. SADAT, 28 Şubat 2012 tarihinde, emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi tarafından kuruldu. SADAT’ın kuruluş tarihi, yeni Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinin yeni bir döneme girme hazırlığında olduğu bir evredir.Ve yeni Türkiye’nin kontrolündeki bu yapı/şirket dışında, içeride ve dışarıda Türkiye kökenli olarak kurulmuş olan bir çok ÖAŞ’ler olmakla birlikte sadece SADAT’ın gündeme taşınıp tartışmaya açılması da anlamlıdır. Bir çoğunun merkezi yurt dışında olan bu örgütlerin/şirketlerin yanı sıra özellikle Blackwater benzeleri bulunsa da ne yazık ki, “Sistem-içi” mücadele/”savaş” gereği bunlardan sadece SADAT tartışılmaktadır.

TSK’dan “irticai faaliyetler” nedeniyle atılan üst düzey askerlerin öncülüğünde kurulan SADAT’ın, şimdilik diğerleriyle birlikte değerlendirilmesi mümkün değildir. Ve bunun en önemli nedeni de SADAT’ın arkaplanındaki yeni Türkiye’nin konuyla” ilkesel ve ahlaki ” duruşudur. Özellikle Türkiye’nin de dahil olduğu Irak-Suriye eksenindeki stratejik savaşta, tarafların kullandıkları yöntemler ve ilkesel ve ahlaki kaygı taşıyıp taşımadıkları gerçekliği de ne demek istediğimizi net bir şekilde ortaya koymaktadır. (Ilımlı-) Laik – Demokrat /Batı referanslı yeni Türkiye’nin sistem-içi çıkış arayışı ve tarihsel ve stratejik derinliği gerçekten dikkate değerdir. “Yumuşak güç” kullanmayı öncelemektedir yeni Türkiye.Askeri güç kullanımda da kendi “ideolojik duruşu”na paralel olarak “ilkesel ve ahlaki” bir kaygı taşıdığını her vesileyle hissettirmekte ve ikili ilişkilerinde de öne çıkardığı görülmektedir.

NATO ZİRVESİ VE YENİ TÜRKİYE’NİN ÖNCELİKLERİ

Denge/dengeci politikalarıyla otonom/bağımsızlıkçı politikalarını uygulamaya çalışan yeni Türkiye’nin, NATO Zirvesi’ndeki tercihleri ve ABD-AB ile pazarlıklarındaki önceliklerine geçmeden önce Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Rus mevkidaşı Lavrov ile görüşmesinden bazı kesitler sunmamız yararlı olacaktır.Hakan Fidan Lavrov ile “Tahıl Anlaşması” etrafındaki durumu ve Ukrayna’daki son gelişmeleri görüştü…

Bu arada iki dışişleri bakanı Ukraynalı aşırı sağcı Azov Taburu liderlerinin Ukrayna’ya iadesi konusunu da görüştüler.Aynı zamanda Rusya tarafının, Ankara’nın dikkatini, daha çok Kiev rejimine askeri teçhizat sevkiyatının sürdürülmesinin yıkıcılığına çektiği de ifade edildi.Görüşmenin Türk tarafının girişimiyle yapıldığı da özellikle belirtildi.Ayrıca Ağustos ayı içinde Putin’in Türkiye’de ağırlanacağının da Cumhurbaşkanı/Başkan Recep Tayyip Erdoğan tarafından bizzat açıklanmış olması da manidardır.

NATO Zirvesi öncesi Rusya’da Wagner krizi gündeme gelmişti…Fransa’da yeni olmayan, öncesi ve sonrası ile “Fransız sömürgeciliği”nin tezahürleri Paris sokaklarındaydı…Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz zenginliklerinin paylaşımında malum küresel güçlerin Tükiye’yi devre dışı bırakma hamleleri boşa çıktı.Akdeniz’deki kıyısı diğer ülkelere göre daha fazla olan Türkiye’nin lehine gelişmeler yaşanmaya başladı.Daha önce Türkiye’nin müttefiki olan ülkeleri (Katar,Libya,Somali ve…) köşeye sıkıştırmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan Körfez ülkelerinin Türkiye ile ilişkileri güçlü temellerde sıkılaşmaktadır.Haliyle Mısır da Türkiye ile ilişkilerini normalleştirmenin lehine olduğunun farkında gözükmektedir….Aynı zamanda Netenyahu hükümetinin, radikal/Siyonist eksendeki politikalarının tezahürü olan Filistin’deki katliamlara rağmen İsrail de Doğu Akdeniz konusunda Türkiye ile yakınlaşma mecburiyetinde olduğunun farkındadır.ABD gibi İsrail de Türkiye’nin son seçimlerinde beklediğini bulamadı.Ve Azerbaycan ile güçlü ilişkileri olan İsrail’in, Aliyev aracılığıyla Recep Tayyip Erdoğan ile yüz yüz görüşmekte yarar umduğu bilinmektedir….Aynı zamanda 2017 yılından bu yana ekonomik olarak sıkıştırılan ve birkaç defa dolarizasyon operasyonuna maruz kalan Türkiye, Pandemi, küresel enerji ve gıda krizinden sonra da 2021’de derinleşmeye başlayan ekonomik krizden çıkış için olağanüstü tedbirler (kur korumalı mevduat hesabı, yatırım, ihracat, istihdam ağırlıklı ekonomi ve düşük faiz)alırken kimilerinin gözden kaçırması veya görmezlikten gelmesine rağmen “serbest piyasa ekonomisi”nden vazgeçmediğini de hatırlamamız gerekir.Öyle ki Türkiye, küresel sistem içinde bir çıkış arayan ekonomi olarak değerlendirilmelidir.Değişen şartların açtığı alanı kullanarak Türkiye otonom/bağımsızlıkçı bir eksen inşa etme gayretindedir.Dolayısıyla da bu arayış, başta ABD ve AB ülkeleri olmak üzere kimi güç odaklarını rahatsız etmektedir.Hem de sistem-içi çıkış arayışında olan (ılımlı)Laik/Batı referanslı bir yapısal niteliğe sahip olmasına rağmen Türkiye’nin bazı dengeleri koruyarak adımlar atmak durumunda olduğu da hatırlanmalıdır.

Türkiye yaşadığı “iki” kritik seçimden sonra olağan üstü şartları normalleştirmek, yeni dengeleri oluşturmak üzere ciddi adımlar attı.Şüphesiz bu süreçte ciddi sıkıntılar yaşamaktadır.Ancak küresel ve bölgesel yeni güç dengeleri Türkiye’ye bazı avantajlar sağladığı gibi Körfez ülkelerinin, görünür şekilde, doğrudan yatırımları da bu süreci kolaylaştırıcı unsurlar olarak okunabilir.Bunların yanı sıra, Savunma Sanayinde beklenenin üstündeki gelişmeler, enerji konusundaki ciddi yatırımların yanında keşfedilen doğalgaz ve petrolün ekonomiye yansımaları da dikkate alındığında yeni dengelere doğru yol alındığı tespitini yapmak yanlış olmayacaktır.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken NATO Zirvesinde Türkiye’nin Finlandiya’dan sonra İsveç’in de NATO’ya üyeliği hususunda bir karara varması istenildi.Daha doğrusu bir süre öncesinden bu yana Türkiye, ABD ve AB tarafından sıkıştırılmaya çalışıldı.Bu süreçte Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’ten talepleri ve varılan mutabakatlar, genelde terör ile mücadele konusuyla ilgiliydi.Her ne kadar NATO üyeliğine aday ülkelerle Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili bazı sorunlar konuşulsa da bu tehditlerin arkaplanında ABD-AB’nin bulunduğu taraflarca da bilinmektedir.Ve özellikle İsveç’in, Türkiye’nin terörle mücadele konusundaki taleplerini ciddiye almaması, varılan mutabakatların sahaya yansıtılmasında ciddi davranmaması, konjonktürel şartlara yansımaktadır.Dolayısıyla Türkiye’nin İsveç’in NATO üyeliğine, belirli şartlarla “sarı ışık” yakmış olması konusu abartılmamalıdır.Zira mevcut güç dengeleri ve Türkiye’nin içinden geçtiği olağanüstü şartlarda önceliklerinin farklılaşması böyle bir sonucu ortaya çıkartmıştır.Ve şartlar değiştiği takdirde, süreç içerisinde NATO içindeki Türkiye’nin, -yeni konumu ve misyonuyla birlikte okunduğunda- kritik kararları, özellikle terörün arkaplanında olmaya devam eden ABD ve dolayısıyla AB ülkelerini etkileyecektir.

Değişen şartlar ve yeni denge arayışları sürecini doğru okuyamayan, reel-politik değerlendirmelerinde, süreç içerisinde, eskiyen/geçerliliğini kaybeden ön kabulleri kullananların, yeni şartlarda NATO gerçekliği hususu ve Türkiye’nin NATO üyeliğinden ayrılması gerektiği yönündeki analizleri tutarlı gözükmemektedir.Ki söz konusu bakış açısına sahip olanlar, farklı siyasi görüşlere sahip olmalarına rağmen yeni Türkiye’yi hatalı okumaları, onların değerlendirmelerine de yansımaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir