
Değerli okuyucularımız!
Rahmeti sonsuz merhameti sınırsız olan Allahın selam, rahmet ve bereketi cümlemizin üzerinize olsun!
Günümüz dünyasında her günün sabahına başka bir sorunla, başka bir felaket haberiyle uyanıyoruz. Savaş, deprem, sel, fırtına ve diğer felaketler eksik olmuyor. Bunların her birinden elbette mülkün sahibinin haberi vardır. İnanıyoruz ki, ondan habersiz bir yaprak yerini terk etmez, bir dişi gebe kalmaz, toprağın derinliklerinde bir tohum çimlenmez. O halde rabbimizin bu musibetleri vermesinde insanlığın bir dahli yok mu?
Başınıza gelenler ellerinizin yaptıklarıdır (Şura42/30 ) Ayetini hatırlayalım. Bu yasa asla değişmeyeceğine göre bizler değişeceğiz.
Allah Teâlâ kâinata değişmez yasalar koymuştur. Bunlar zamanın değişmesiyle asla değişmeyen yasalardır. Tevhid ve şirkin tabiatı değişmediği gibi, iman ve inkârın tabiatı da değişmeyecektir. Değiştirmeye çalışanlar dün olduğu gibi bu gün de yarında hüsrana uğrayacaklardır.
İslamın ilkeleri‘ne vakıf olanlar bilirler ki İslam, hiçbir beşeri sistemle uzlaşmaz onu meşru görmez. İslamın ilk günlerinde resulün uzlaşmaz mücadelesi karşısında çaresiz kalan müşrikler; resule uzlaşma teklifi yapanlar. Onlara kahredici cevabı rabbi verir:
“(Resûlüm!) De ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmıyorum. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben hiçbir zaman sizin taptıklarınıza tapacak değilim. ( Öyle görünüyor ki) siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. (O halde) Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (Kafirun 109/1-6)
Bu demek değildir ki İslam insanlara tüm diyalogun kapılarını kapatıyor. Yapılan yanlış tekliflere kapılar kapatılıyor. Karşıya böyle bir durumda asla taviz verilmeyeceğinin mesajı en açık bir biçimde verilmiş oluyor ki; bir daha böyle uygunsuz tekliflerle gelmeyin. Din konusundaki olması gerekeni de şöyle açıklıyor:
“Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik/ hak ile batıl, İslam’la küfür birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara 2/256)
Ancak Allah hak ile batılı, İmanla küfrü, temiz ile pisi birbirinden ayırmıştır:
“Allah inananları şu bulunduğunuz durumunuzda bırakacak değildir, temizi pisten ayıracaktır. Allah size gaybı bildirecek de değildir; fakat Allah elçilerinden dilediğini seçip, ona gaybı bildirir. Artık Allah’a ve elçilerine inanın; gerçekten inanır ve sakınırsanız size büyük bir ecir vardır.” (Ali İmran 3/179)
Bütün bunların yanında hak ile batılın savaşı kıyamete kadar sürecektir. Hiç kimse sahte tavırlar arkasına gizlenerek aksini söyleyemez. Dün ve bugün yaşananlar bunun en açık ispatıdır. Bu nedenle nihai çözüm için rabbimizin önerisi şudur:
“İnkâr edenler, asla öne geçtiklerini sanmasınlar, çünkü onlar bizi aciz bırakmayacaklardır.” ( Ey İman edenle!) “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet hazırlayın. Savaş için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınız olan kimseleri korkutursunuz. Ayrıca sizin bilmediğiniz fakat Allahın bildiği düşmanlarınızı da korkutmuş olursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla haksızlığa uğratılmazsınız.” (Enfal 8/59-60)
İşte bizim ihmal ettiğimiz şeylerin başında gelen şey budur. Güç hazırlamak. Güç, hakka boyun eğen müminlerin elinde adalet olarak hayata yansırken; aynı güç haktan uzak olan kâfirlerin ve zalimlerin elinde zulüm olarak yansır. O günden sonra gücü muhafaza edemeyen, güçlü kalmak için gerekeni yapmayan Müslümanlar tüm izzetlerini kaybetmişlerdir. Bu gün kendimizi aldatmayalım. Biz en değerli hazinemizi, islamın yeryüzündeki iktidarını korumayıp nefsi duygularımızın peşine düştük. Bu halimizle düşmanlarımıza benzedik. Allah da bu şerefi bizden alıp zelil etti. Dininin izzetine sahip çıkmayanlara Allah ne diye yardım edecekti ki?! Bunu hayatında yaşayıp gören Aliya, düşmanları gibi davranmadıkları takdirde yenileceklerini ve savaşı kaybedeceklerini söyleyen dostlarına şöyle diyordu:”biz savaşı yenildiğimizde değil, düşmanlarımıza benzediğimizde kaybederiz.” İşte bizler savaşı onlara benzediğimiz için kaybettik. Nefsimize uyduk arzularımıza ram olduk, dünyevileştik, rahatımıza düşkün hakle geldik, erdemlerimizi kaybettik, Allaha hesap vereceğimizi unuttuk, eşimiz, işimiz ağır bastı, çıkarlarımızın peşinden koştuk sonuçta yenildik. Acı ama gerçek budur. Şimdi bu filmi geriye sarıp, hayat anlayışımızı en temelden yani Allah’ın bizden istediği gibi kul olmak için yapılması gerekeni yapmaya başlamaz isek; hiçbir şeyi düzeltemeyiz. Bu gün oturup sızlanmamız, uygulaması olmayan dualarımız ne bize nede tüm dünyada zulüm gören Müslümanlara çözüm getirmeyecektir. Çünkü biz hala şerefimiz olan kitaba ve onun getirdiği dine kör ve sağırlar gibi davranıyoruz. Zannetmeyin ki bu zulüm bizim kapımızı çalmayacak. Bu gün ona yarın sana olacağını unutmayalım!..
Ülkemiz, ılımlı laik ve demokratik bir İslam anlayışını uygulama konusunda halkı Müslüman ülkelere örnek gösteriliyor. Biz bununla gururlanıyorsak; Aliya’nın tespitine göre “düşmanlarımıza benzeyerek” biz bu savaşı çoktan kaybetmiş oluyoruz. Hâlbuki Allah Teâlâ bizim insanlar içindeki misyonumuzu şöyle ifade ediyor:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler de var; (fakat) çoğu yoldan çıkmış fasıklardır.” (Ali İmran 3/110)
“Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki, bütün şan ve şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak, akletmeyecek, düşünüp anlamayacak mısınız?” (Enbiya 21/10)
Bu ayette bahsedilen tarihi misyonumuzu yerine getirmek için bizlere bahşedilen bu kitabın kadrini bilmeliyiz. Şerefli olan Allahın kitabı kendisine sahip çıkanları da şeref kürsüsüne çıkaracaktır. Eğer bizler Allahın değerli kıldığına değer vermez isek Allah ne diye bize değer verecek? Bu konuda Furkan suresinin son ayetini dikkatle okuyalım:
“(Resûlüm!) De ki: (Ey inkârcılar!) Allaha kulluğunuz, (yönelmeniz, yalvarmanız) yok, Rabbim size ne diye değer verecek! Sizler O’nun ayetlerini yalan saydınız; onun için azap yakanızı bırakmayacaktır!” (Furkan 25/77)
Bizler de Allah’a onun istediği gibi teslim olmaz isek; Allah Teâlâ da düşmanlarımıza karşı bize ne diye yardım edecektir!.. Hepimiz biliriz ki,rabbimiz bakara suresinde: “siz beni anın ki, bende sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin” buyuruyor. (Bakara 2/152)
Görüldüğü gibi, önce bizim Allah’ı gereği gibi anmamızı, anlamamızı, iman edip imanımızın gereğini yerine getirmemizi istiyor ki, oda bizi ansın, dualarımızı kabul buyurup düşmanlarımıza karşı bizi galip getirerek yüzümüzü yerden kaldırsın…
“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler; kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir. Rabbimiz! Eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma, bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen Mevlasızsın, kafirlere karşı bize yardım et.” (Bakara 2/286)
Değerli okuyucularımız!
Yine bu sayımızda ayın nabzını tutan yorumumuzu, gündeme uygun kavram yazımızı, Yazar kardeşlerimizin sizler için özenle hazırlamış oldukları özgün düşünce yazılarını, istifade edeceğinize inandığımız alıntı yazılarımızı, sanat edebiyat sayfamızda ise edebiyata dair yazılarımızı ve gönlümüzün bam teline dokunan ayet meallerini, arka kapak arkasındaki ayın derin başlıklarını sizlerin istifadesine sunuyoruz. Beğenerek okuyacağınızı umuyoruz.
Sizleri dergimizle baş başa bırakırken, bir sonraki sayımızda buluşmak üzere hepimizi Allah’a emanet ediyoruz…


