GenelYazarlardanYazılar

Bildiklerimizi Yeniden Düşünmeye İhtiyacımız Var!

Değerli dostlar bu güne kadar çok iyi bildiğimizi zannettiğimiz şeyleri, bu güne kadar yaşadığımız ve görüp öğrendiğimiz tecrübelerimizin de ışığında yeniden düşünmeye ve anlamaya ihtiyacımız var. Bu işleri bizden önce yapıp edenlerin yapmış oldukları şeyleri nasıl gerçekleştirdiklerine kafa yormamız gerek. Bu coğrafyada yaşayan çeşitli dinlerin, dillerin, etnik gurupların bir potada eritilmesindeki hikmeti yakalamak için kafa yormalıyız. Nasıl yaptılar da otuz yılda Hicazdan Orta Asya’ya uzanan halk yığınlarını bir arada tutabildiler. Dillere destan bir devleti kurmayı başarabildiler?

Bir sohbette sohbeti gerçekleştiren Hoca Efendi şöyle bir örnek vermişti: Resul insanları İslam’a çağırırken yılların cahiliye anlayışı ile dolu olan kirli anlayışları boşaltıyor, yerine İslam’ın temiz akidesini koyuyordu. Aynen kirli su ile dolu bir bardağı boşaltıp yerine temiz suyu doldurmak gibi.  Bu akideye sahip olan insan ise, insanları öldürmeye değil yaşatmak için gayret gösteriyordu. Resulün bütün savaşlarında öldürülen insan sayısını hiç merak ettiniz mi? Hayret edilecek bir rakamla karşılaşacaksınız. Tüm savaşlarda şehit olan Müslüman sayısı 150 kişi. Karşı taraftan ölen insan sayısı ise sadece 250 kişidir. Süre on yıl! On yıllık Medine döneminin hemen her yılı savaşla geçmesine rağmen on yılda iki taraftan ölen insan sadece 400 kişidir. Resul nasıl bir politika izliyordu ki,  böyle bir sonuca ulaşa bilmişlerdi. Az önce birbirleri ile savaşan iki gurup savaş sonlandırılınca bir kısmı Müslüman olup Müslümanlarla kardeş oluyorlar; bir kısmı da dinlerinde devam ederek müminlerin emanına girmiş oluyorlardı.  Kimse kimsenin gardiyanlığına soyunmuyor,  herkes rabbine vereceği hesaba bakıyordu.

Rabbimiz de: “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir” buyuruyor. (Bakara 2/256)

Biz işte bunu unuttuk. Allah Teâlâ dinini kabul etme konusunda kimseyi dinini kabul etmeye zorlamıyorken bizler bizim gibi düşüneceksin diye neredeyse adamın gırtlağını sıkacak duruma geliyoruz. Üzerine gidip anasından doğduğuna pişman ediyoruz. Her hali gözümüze batmaya başlıyor. Düşünsenize! Onu yaradan her gün rızkını veriyor, kendi aleyhine de olsa konuşmasına musade ediyor. Yaşaması için tüm nimetlerini esirgemeden hizmetine veriyor. Buna rağmen insanların çoğunluğu hiçbir şeyin farkında değil, bildiği gibi yaşamaya devam ediyor. İş bize kalsa tek bir nefes almasına musade etmeyiz! Şimdi bu durumu düşünelim. Bizim gözümüzde onlar böyle gözükürken; acaba bizler diğerlerinin nazarında nasıl gözüküyoruz? Meşhur bir olay: Hz. İsa (a.s)’a atfedilir: Bir suçlu getirilmiş taşlanması isteniyor. İsa (a.s.)duruma bakıyor ve şöyle diyor: Suçluya ilk taşı günahsız olanınız atsın.” Bunun üzerine herkes yaptığını biliyor ya kimsenin eli taş atmaya gitmiyor. Bu olay herkesin ne halde olduğunu anlatmaya yetiyor.

Evet müminler!

Konuyu kendimize getirirsek içimizde ilk taşı atacak kimse var mı? Olmadığı olamayacağı inancındayım. O zaman bilmemiz gereken bir şeyler vardır. Din dedik bölündük. Mezhep dedik bölündük. Benim görüşüm senin görüşün dedik bölündük. Her bölünen diğerinin izine kurşun atan bir anlayış sahibi oldu. Bu insanları nerede ve nasıl buluşturacaksınız!?  Biz bu insanlarla nasıl buluşacağımızı oturup ciddiyetle düşündük mü? İşte şimdi bunu yapacağız. Allah Teâlâ’nın resulüne buyurduğu gibi:

“Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı. Dağlarda da sizin için barınaklar yarattı. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar yarattı. İşte böylece Allah, Müslüman olmanız için üzerinize nimetini tamamlıyor.”  (Ey Muhammed!)“Eğer yüz çevirirlerse, sana düşenin sadece açıkça tebliğ olduğunu bil.” “Hem Allah’ın nimetini bilirler, sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir.” (Nahl 16/ 81-83)

Bizim bu açık tebliğ üzerinde yoğunlaşmamız gerekmektedir. Resul açık tebliği nasıl gerçekleştiriyordu anlayıp aynen uygulamaya çalışmalıyız.

İlk günden itibaren bir toplumun ihyası için gelen ayetler ilahi sıralama ile bunu yapıyordu diyebiliriz. Özellikle Mekke döneminde insanların düşünce dünyasını değiştirip düşündürecek ayetlerin seçilmiş olması bir tesadüfle izah edilemeyecek kadar açıktır. İnsan tabiatı gereği önce aklen ikna olacak sonra da kalben tatmin olacak ki, bulunduğu hali değiştirmek için harekete geçsin. Bu nedenle bizlerde aynı yolu ve yöntemi takip edeceğiz. Bir konuyu ilimle, hikmetle, güzel bir anlatım biçimiyle anlatamaya gayret ederken öyle bir mücadele tarzı ortaya koyacağız ki, bu en güzeli olacak. Yani Nahl suresi 125. Ayeti ile verileni gerçekleştireceğiz. İnsanları yargılamak, küçük görmek, hafife almak, hor ve hakir görüp ötelemek, kırıcı bir tavır sergilemek bizim işimiz olmamalıdır. Cahili dönemde resule muhatap olan insanları ahlak, anlayış ve inanç olarak zamanımızdakilerle kıyaslamaya kalktığımızda hiç biri, bu günkünden daha iyi durumda değildi. Ama resul bir gün olsun onlarla konuşmaktan İmtina etmedi. Sen şöylesin ben böyleyim demedi. Kölesinden efendisine, fakirinden zenginine, Medenisinden bedevisine varana dek hepsiyle aynı şekilde iletişime geçti. Konuştu ikna ettiği de oldu edemediği de; ama hep köprüleri açık bıraktı. Resul her gün bunlarla konuşuyordu. Bunlardan bir ümmet çıkardı. Meşhur tabirle eşkıyalardan evliyalar çıkardı. İnsanların karakter sahibi olanları birazda eşkıyalardan mı çıkıyor diyesi geliyor insanın. İlk günden bu güne kadar seçkin şahsiyetlerin geçmişinde pervasız bir hayatlarının olması böyle düşünmemize sebep oluyor. Hz. Ömer den Malcolm x ‘e, Ömer muhtardan Aliye İzzet Begoviç’e kadar böyle. İnsandaki güzellikler nerede olsa kendisini ortaya koyuyor. Farkı fark ettiriyor. Şahsiyet ve karakter sahibi bir komünist, Müslüman olunca sıradan biri olmadığını anlayış ve davranışlarıyla ortaya koyduğuna şahit olduğumuz çok şahsiyet vardır. Adam gibi adam dediğimiz insanlara ihtiyacımız vardır. Düşünen, anlayan, anladığını hiç kimseden çekinmeden ifade eden ve yaşayıp ahlak haline getiren öncü şahsiyetlere! İnandığı gibi olmaya ve bu yolda ölmeye varım diyen öncü yiğitlere!

Şu söz batıl bir ideoloji için söylenmiş bir söz olsa da bir hakikati ifade ediyor olduğu için hatırlatmak istiyorum: Ben yanmazsam, sen yanmazsan, biz yanmazsak; nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?! İşte karanlıkların aydınlanması için kendini yakacak(!) yiğitlere, öncü şahsiyetlere ihtiyacımız vardır!

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir