GenelYazarlardanYazılar

Bilim ve Din Çatışır Mı?

“Göklerin ve yerin gizemleri Allah’a âittir. (Göklerin ve yerin uçsuz-bucaksız derinliklerini bilmek Allah’a mahsustur). Saat, (Dünyâ’nın sonu) bir göz-kırpması kadar veyâ daha kısadır. Allah her-şeye Gücü Yeten’dir” (Nâhl 77).

Vâr olmanın ve yaşamın temelinde “çatışma” vardır. İçtiğimiz su bile bir çatışmanın sonucudur. Meselâ bağışıklık sistemimiz mikroplarla ve virüslerle çatışmasa ve savaşmasa, çoktan ölüp gitmiştik.

Târih boyunca kesintisiz bir çatışma vardır; hak-bâtıl çatışması. Bu çatışma kıyâmete kadar da sürecektir. Âdem/Havvâ ve Şeytan arasında başlayan çatışma, Hâbil ve Kâbil ile devâm etmiş, sonra da bu çatışma, insanlar, toplumlaştıkça ve kavimlere bölündükçe farklı çatışma-şekilleriyle sürüp gitmiştir. İnsanlar bölünüp Dünyâ’ya yayıldıkça başta coğrafya, iklim ve insan karakteri olmak üzere çeşitli nedenlerle oluşan düşünsel, eylemsel, maddî ve mânevî farklılıklar çatışmayı sürdürmüştür ve günümüzde de çatışma daha farklı bir şekilde sürmektedir. Anlaşılan o ki çatışma kıyâmete kadar da sürecektir. Zîrâ “imtihan” bu çatışma üzerinden gerçekleşmektedir.

Çatışma en temelde hak-bâtıl çatışmasıdır. Hak; Allah, âhiret, gayb, vahiy, peygamber ve din-merkezliyken ve bunlara dayanırken, bâtıl ise; Dünyâ, doğa, eşyâ, madde, insan ve akıl-merkezlidir ve bunlara dayalıdır. Baştan bêri olan ve kıyâmete-âhirete kadar sürecek olan çatışmanın iki temel noktası budur. Hak taraf, mutlak anlamda Allah’a, vahye ve genel isimlendirme ile İslâm’a dayanır ve bu hiç-bir zaman değişmeyerek hep aynı kalır ve hep bâtılın, şirkin, küfrün, adâletsizliğin, eşitsizliğin, ahlâksızlığın, cehâletin ve zulmün karşısında konumlanır.

Hak tarafın düşünce sistemi ve hareket metodu hiç değişmez. Bu nedenle ilk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar tüm peygamberler bâtılı def etmek için aynı hakîkati dile getirmiş ve aynı İslâmî hareket metodunu kullanmışlardır. Bâtıl tarafta olanlar ise her zaman bâtılın farklı türlerini ortaya koyar ve hakka karşı hep, bâtıl adına ortaya koydukları çeşitli görünüşleri merkeze alarak mücâdele ederler. Hiç değişmeyen, aynı hakîkati ve hareket metodunu kullanan İslâm’a karşı bâtıl hep Dünyâ’yı, doğayı, eşyâyı, maddeyi, insanı ve aklı merkeze alan, meselâ; mülk çokluğu, mitoloji, mistisizm, animizm, atavizm (atalara tapmak), ateizm, putperestlik, düalizm, tabiatçılık, nihilizm, gnostisizm ve agnostisizm, ruhçuluk, İslâm’ın yozlaşmış ve hurâfelere boğulmuş şekilleri olan mezhep, meşrep, tasavvuf, târikat, hizip, grup, cemaat, parti vs., yakın zamanlarda da (klâsik felsefeden sonra) modern felsefe, rönesans, aydınlanma, sanâyileşme, akılcılık vs. yâni küfrün ve şirkin dallanıp-budaklanmış çeşitli fraksiyonları ile mücâdele etmiştir ve etmektedir. Bu saydıklarımız, mutlak anlamda Allah’a, âhirete, gayba, vahye, peygamberliğe, dîne ve kısaca İslâm’a karşı Dünyâ’yı, doğayı, eşyâyı, maddeyi, insanı ve aklı merkeze almıştır-almaktadır.

İşte günümüzde de hak-bâtıl çatışmasında hakka karşı merkeze alınan ve başat rôl verilen şey; lâik, seküler, demokratik, kapitâlist, liberâl, komünist, sosyâlist, feminist, rasyonâlist, modernist, post-modernist ve post-truth ile uyumlu ve dirsek temâsında olan modern-bilim ve teknolojidir. Günümüzde hak-bâtıl çatışması, İslâm ile modern-bilim/teknoloji üzerinden sürmektedir. Bu nedenle “İslâm ile bilim çatışır mı?” sorusu çok absürd ve câhilce bir soru olur. “Din ile modern-bilim arasında çatışma var mı?” sorusunun cevâbı; “çatışma zâten günümüzde tek hak din olan İslâm ile modern-bilim (ilim değil) arasındadır” şeklindedir.

Modern-bilim ve tabî ki teknoloji, Allahsız tarafın dîni, îmânı, şeriatı, peygamberi, vahyi ve ilahı durumundadır. Zîrâ modern insan, uğruna Dünyâ’yı bile yakmaktan çekinmeyeceği çıkarını günümüzde modern-bilim ve teknoloji üzerinden sağlamakta ve korumaktadır. Modern-bilim ve teknolojinin çıkış-yeri olarak batı, işte bu nedenle İslâm’a karşıdır. Çünkü İslâm, Allahsız zihniyetin son 250 yıldır temsilcisi olan batı’ya karşı olduğu için, kışkırtılmış ve rayından çıkarılmış olan modern-bilim ve teknolojiye de karşıdır, yada câhiller bilmese ve kabûl etmese de karşı olmalıdır. Zâten çatışmasız yapamayan batı, kendi iç-çatışmasını büyük ölçüde tamamladığı için İslâm’ı “öteki” ve İslâm coğrafyasını da çatışma alanı olarak seçmiştir ki zâten sürekli olarak hak ile savaşır durur. Kendisine karşı sâdece İslâm tarafından bir direniş olduğundan dolayı da İslâm’ı “çatışmacı” olarak göstermektedir. İslâm elbette çatışmacıdır; bâtıla, cehâlete, haksızlığa, ahlâksızlığa, küfre, şirke ve zulme karşı sürekli çatışır ve mücâdele eder. Tabi bunu târihselci, evrenselci, tâvizci modernist ezikler bilmezler yada bilseler de bâtılın tarafında oldukları hattâ bâtılın günümüzdeki dayanağı olan modern-bilim ve teknolojiye meftûn, râm ve hayrân oldukları için bunu kabûl etmek istemezler de saçmalayıp dururlar.

Peki İslâm bilim ve tekniğe karşı mıdır?. İslâm elbette bilim ve tekniğe karşı değildir, fakat modern-bilim ve teknolojiye karşıdır. Çünkü Allahsızlaşmış, bâtıla meyletmiş ve kışkırtılarak rayından çıkmış olan her-şeye karşıdır. Bilim ve teknik doğal, normâl ve fıtrîdir, parçalayıcı değildir, ihtiyâca göre hareket eder ve kışkırtmaz. Modern-bilim ve teknoloji ise doğal, normâl ve fıtrî değildir, parçalayıcıdır, ihtiyâca daha doğrusu ihtirâsa göre hareket eder.

Bilim ve de teknik Hz. Âdem ile başlamıştır. Fakat modern-bilim M.Ö. 600’lü yıllarda başlamış (Thales) ve kısa süre sonra kesintiye uğramış, 1.500’lerden sonra ise yeniden hortlatılmıştır. Modern-bilimin ayrılmaz ekürisi olan teknoloji ise, 1.750’lerden sonra ortaya çıkmış ve yaygınlaştırılmıştır. Modern -bilim ve teknoloji, bilim ve tekniğin doğal, normâl ve fıtrî olandan uzaklaştırılması yâni Allahsızlaştırılmasıdır. Hak yâni İslâm bu nedenle elbette modern-bilim ve teknolojiye karşıdır ve onunla çatışır.

Modern Avrupa, uygarlığını Yunan ve Roma (greko-romen) üzerine kurduğu için, M.Ö. 600’lü yıllardan îtibâren Yunanlıların yaptığı gibi bilim ve tekniği yeniden Allahsızlaştırarak, “modern-bilim ve teknoloji”ye çevirmişlerdir. “Bilim ve teknik” ile “modern-bilim ve teknoloji” yada “doğal bilim ve teknik” ile “Allahsız bilim ve teknoloji”, zamânın ve mekânın değişmesiyle birlikte insanlar tarafından değiştirilmiştir ve bu değiştirme hâlen sürmektedir. Aslında târih boyunca doğal ve normâl bilim ve teknik, bir “bayrak yarışı” şeklinde bir milletten başka bir milletin eline geçmiş ve doğal seyrini sürdürerek zamânın ihtiyaçlarına çâreler üretip kolaylıklar sunmuştur. Bu “doğal bilim”dir ve ihtiyâca göre yada ihtiyaç kadar üretir. “İhtiyaç îcâdın anasıdır” denmiştir. Fakat modern-bilim ve teknoloji ise, ihtiyâca göre ürün üretimi değil, üretilen aşırı ürüne göre ihtiyaç üretir. Aslında ihtiyâca göre değil, ihtirâsa göre üretim yapar. Aradaki farkın ve Dünyâ’daki zulmün nedeni işte budur: Kışkırtılmış üretim ve kışkırtılmış tüketim. Buna târihte hiç olmadığı kadar neden olan şey, şeytanın ve nefsin kontrôlünde ve yönlendirmesinde olan modern-bilim ve teknolojiden başkası değildir.

Modern-bilim ve de teknoloji ihtiyaçlara çâre üretmekle değil, yeni sûnî ihtiyaçlar üretmekle ilgileniyor ve bunu kabûl etmeyenlere ise baskı ve zulüm yapıyor. Yâni modern-bilim ve teknoloji, zorla ilerletilmeye çalışılan bir zorbalık hâline gelmiştir. Modern-bilim “ilerliyoruz” derken çok ileri gitmiştir ve haddini çok fazla aşmıştır. Bilim olanca hızıyla ille de ilerlemek zorunda değildir. Onun mâkûl ve doğal bir seyri ve sınırı vardır-olmalıdır. İlerleme hızını “gerçek ihtiyaçlar” belirler, sûnî ihtiyaçlar (daha doğrusu ihtiraslar) değil. Aşırı hız, yoldan sapmayı yanında getirir. Bu nedenle yoldan sapmaktansa normâl bir seyirde gitmek daha doğrudur. Modern-bilimin kışkırtıcı zihniyette olması, dinden ve Allah’tan vazgeçmesinin ve uzaklaşmasının bir sonucudur. Allah’tan ve dinden vazgeçince onu tutacak ve yavaşlatacak bir şey kalmamıştır. Modern-bilime ve teknolojiye bâzen düşmanlık derecesindeki karşıtlığımız bu yüzdendir. Yoksa modern-bilim ve teknoloji iyi şeyler de yapmaktadır. Lâkin, “modern-bilim ve teknolojide sizin için bâzı yararlar vardır, fakat zararları ve günahları daha büyüktür” diye bir söz edebiliriz.

Modern-bilim ve de teknoloji “sâdece bilim ve teknoloji” değildir ve modern-bilim ve teknoloji üzerinden bir zihniyet ve inanç yâni bir “din” de üretilir. 19. yüzyılın bir-çok önemli düşünürü, rasyonel düşüncenin ve bilimin zaman içerisinde dinlerin yerini alacağını iddiâ etmişlerdir. Bu kişiler dinlerin gitgide daha az referans verilen ve zaman içerisinde tamâmen yok olmaya mahkûm kurumlar olacağını düşünmüşlerdir. Örneğin Engels bilimin açıklama gücünün artmasıyla berâber dîne daha az ihtiyaç duyulacağını iddiâ etmiştir. Büchner, benzer şekilde, bilimin her alanda hâkimiyetini îlân edeceğini ve dinlerin halk nazarında da geçerliliğini yitireceğini düşünmüştür.

Bâzı çok-bilmiş müslümanlar İslâm Dîni ile modern-bilimi kardeş gibi göstermeye çalışsalar ve İslâm’ın temel ilkelerine birebir zıt ve saçma-sapan bir şekilde; “İslâm ile bilim çatışmaz, çünkü ikisinin alanları farklıdır” deseler de, İslâm ile modern-bilim arasında zıtlaşmanın olmaması mümkün değildir. Zîrâ çatışma, ikisinin temel dayanaklarının birbirlerine düşman olacak seviyede farklı özellikte olmasıdır. İslâm ve bâtılın günümüzdeki görünümü ve temsilcileri olan modern-bilim ve onun ekürisi teknoloji, dayanak olarak birbirlerinin tam karşısındadırlar ve birbirlerini yok etmeye çalışmaktadırlar. Hak-bâtıl dâvâsı günümüzde (görebilenler için çok açık şekilde) İslâm ve modern-bilim/teknoloji üzerinden yapılmaktadır. Çatışma ikisi arasındadır. Zâten modern-bilim bu düşmanlığı ve çatışmayı açık bir şekilde yapmakta ve İslâm’ı yâni hak-dîni işe karıştırmayarak ve dışlayarak dîne düşmanca davranmaktadır. Modern-bilim apaçık bir şekilde Allah’ı, âhireti, gaybı, vahyi, peygamberliği yâni dîni, dolayısı ile hakkın tek temsilcisi olan İslâm’ı hesâba katmamakta, işe karıştırmamakta, yok saymakta, devri geçmiş bir ilkellik olarak kabûl etmekte, gerici, yobaz ve hattâ terörizm olarak görmekte ve göstermektedir.

Bu nedenle modern-bilim/teknoloji ile dînin zıtlaşmaması ve çatışmaması mümkün değildir. Zîrâ ikisinin de dayanağı farklıdır. Din Allah’a dayanırken, modern-bilim ise maddeye, insan ve akla dayanmaktadır. Oysa hepsini Allah yaratmıştır. Modern-bilim işe Allah’ı dâhil etmediği gibi onu hesap-dışı tutar. Hattâ işe Allah’ı karıştıranları da gerici yobazlar olarak görür. Şimdi durum böyleyken din ile modern-bilimin zıtlaşıp da çatışmaması mümkün müdür?.

Din’de akıl “araç” iken modern-bilim ve teknolojide akıl “ilah”tır. Din akıl-dışı değildir ama akıl-üstüdür. Bu nedenle akıl dînin kontrôlünde ve yönlendirmesinde olmalıdır ki zâten ancak bu şekilde olursa insanlara zarar değil fayda verir.

Eğer birinden “akıl ile din aynı şeydir, birbirleriyle çatışmazlar ve birbirlerini tamamlarlar” gibi laflar duyarsanız bilin ki onlar modern-bilimi din edinmiş ve merkeze almış olan câhiller ve modern-bilimin verilerini dîne onaylatmak için kıçlarını yırtan eziklerdir.

Gazâli dışında; Kindi, Farâbi, İbn Rüşd gibi filozoflar da din ile bilimi uzlaştırmaya çalışmışlar ama başaramamışlardır da sonuçta dîni yozlaştırmak zorunda kalmışlardır. Dîni felsefenin ve tasavvufun saçmalıkları ve zırvalıkları arasında boğmuşlardır.

Bu ezikler, modern-bilimin etkisiyle ve efsunuyla kendilerinden geçtikleri için ağızlarından çıkanı kulakları duymaz da şöyle derler: “Peygamberimiz zamânında bilim gelişmemiş olduğu için onların anlayamadığı şeyler şimdi modern-bilim sâyesinde anlaşılır hâle gelmiştir”. Hâlbuki bu söz; “Peygamberimiz’in ve sahabenin dîni anlayamadığı ve kendilerine inen âyetleri anlama noktasında câhil kaldıklarını söylemek” demektir. Oysa Kur’ân apaçık olandır ve anlamak ve idrâk etmek için kolaylaştırılmıştır. Fakat buna rağmen Peygamberimiz ve sahabe Kur’ân’ı yine de anlayamamış da modern-bilime tapan bu ezikler anlayıp ortaya koymuşlar. Bu gibi salakça laflar edenler hep, modern-bilim ve teknolojiyi din edinip onlara taptıkları için böyle konuşmaktadırlar. Bunların dîni çok iyi bildiklerini ve tam bir teslîmiyetle dîne teslim olduklarını falan sanmayın, hayır!; bunlar dîne değil, modern-bilime ve teknolojiye îman etmişlerdir ve dîni ise sâdece tuz-biber olarak kullanmaktadırlar.

Şu kesindir ki, İslâm’ın kendinden başka hiç-bir açıklayıcıya ihtiyâcı yoktur. Hele modern-bilim gibi Allahsızlıklara hiç ihtiyaç duymaz. Din ve Kur’ân ancak kendi bütünlüğünde anlaşılabilir ve Sünnet örnekliğine göre amele-eyleme dökülebilir. Aslâ açıklanmak için başka bir şeye ihtiyaç duymaz. Modern-bilimin Kur’ân’ı açıklamaya kalkması haddi değildir ve zâten onun buna çapı ve gücü de yetmez. İslâm ancak ilim-amel yada Kur’ân ve Sünnet bütünlüğüdür ve tüm zamanlarda idrâk etmek ve uygulamak için bu ikisi yeterlidir.

Kur’ân’ın modern-bilime değil, modern-bilimin tekrar doğal, normâl ve fıtrî sınırlarına dönebilmesi ve “bilim ve teknik” olabilmesi için Kur’ân’a ihtiyâcı vardır. Her-şey ancak Kur’ân penceresinden bakıldığında kendini net ve doğru olarak gösterir. Kur’ân’a modern-bilimin penceresinden bakmak ancak sapkınlıklara ve sapıklıklara yol açar-açmaktadır. “Kur’ân’a modern-bilimin ışığında” değil, modern-bilime ve her-şeye Kur’ân’ın yâni vahyin ışığında baktığınızda ancak hakîkati görüp idrâk edebilirsiniz. İslâm “büyük mevzu ve büyük haber”dir. Onun küçük mevzulara ve fikirlere ihtiyâcı yoktur. Modern-bilimin, Kur’ân’ı aydınlatabilecek kadar güçlü bir ışığı yoktur, hiç-bir zaman da olmayacaktır.

Alimcan Barudi, medeniyetin getirilerini düstur olarak alıp dîne o gözle bakmanın yanlışlığına işâret eder ve tam-aksine dîni iyice öğrenip o gözle medeniyete bakmak gerektiğini savunur. Renan’ın İslâm’a yaptığı suçlamanın etkisinde kalanların, dîni bilime göre anlama çabaları, dîni modern-bilime boğdurmaktadır.

Modernist müslümanların; modern-bilim geliştikçe Kur’ân’ın daha iyi anlaşılacağı ve bu yüzden de insanların İslâm’a daha çok ve daha kolay dâhil olacağı, dindar olanların ise daha çok dîne sarılacağı beklentilerinin boş beklentiler olduğu görülmüş hattâ tam-aksi bir sonuç ortaya çıkmıştır.

Modern-bilime meftûn, hayrân ve râm olanlar yâni modern-bilimi putlaştırıp ona tapanlar, “akla mutâbık olmayan nasların sahih olmayacağını” söyleyebilmişler ve böylece on numara kâfir olmuşlardır. Oysa tam tersi geçerlidir ve vahiy ile mutâbık olmayan bilgi ve veriler sahih değildir. Modern-bilimin her-şeyi yok etmeye programlı olması onları böyle düşünmeye zorlamış olmalıdır.

Modern-bilim dîne niçin bu kadar düşmandır?. Çünkü modern-bilimin foyasını ortaya koyan ve ona meydan okuyan tek şey İslâm Dîni’dir. Modern-bilimin tezgâhını ve sahtekârlıklarını din ortaya koymaktadır. Modern-bilimin “tek gerçek” diyerek millete yutturduğu yalanlara sâdece din karşı çıkmakta ve hakîkati de sâdece din kesin şekilde ortaya koymaktadır.

Din alanında yada bilim alanında olanlar arasında din ile bilimin çatışmadığını söyleyenler vardır ama mesele bu değildir. Din için mesele, -ki biz “din” derken Allah katındaki tek gerçek ve tek geçerli din olan İslâm’dan bahsediyoruz- “merkeze neyin alındığı”dır. “Din ile bilim çatışmaz” diyenler, merkeze Allah sözü olan dîni değil de insan sözü olan modern-bilimi alıyorlar ve hayattaki bir soruyu yada sorunu açıklarken dîne değil de -modern-bilime atıf yapıyorlar ki İslâm açısından bu büyük bir sorundur. İslâm’ı masa-başına ve dört duvar arasına hapsedenler hayatta karşılaşılan bir soru yada sorunu din ile değil modern-bilim ile çözmeye çalışıyorlar. Fakat tabî ki de çözemiyorlar, çözemezler.

Merkeze dîni değil de modern-bilimi alan modernist ilâhiyatçılar bile vardır. Bunlardan bâzıları şöyle diyor: “Bilimle daha çok uğraşmak veyâ artan bilimsel bilgi insanı sekülerleştirir fikrinin mutlak bir kâide olmadığını söyleyebiliriz”. Böyle deseler de artan bilimsel bilgi elbette insanları sekülerleştiriyor ve sekülerleştirmiştir. Hattâ Dünyâ genelinde ve müslüman ülkelerde insanların sekülerleşmesine neden olan en önemli ve etkili şey modern-bilim ve teknoloji olmuştur-olmaktadır.

Meselâ birilerinin Hz. Îsâ için; “babasız insan mı olur” sözlerine karşı ezilip-büzülen ve komplekse kapılanlar, Hz. Îsâ’nın babasız doğuşunu îmâna bağlayacaklarına modern-bilime ve bağlayarak “dişi hermofraditlerin kendi-kendilerine hâmile kalabileceklerini” söylüyorlar. Fakat işin önemli olan yanı şudur ki insanlık târihinde bunun böyle bir örneği yoktur. Bu modernist eziklerden biri bu konuda şöyle der: “Peki dişi hermafroditler evlenmeksizin kendi-kendilerine (otofertilizasyonla) gebe kalabilirler mi?. Tıbbî literatürde rapor edilen böyle bir vakâ (insanda) henüz olmamıştır. Ama hermafrodit memelilerde (tavşanlarda) rapor edilen otofertilizasyon gebelikleri olmuştur. 1990 yılında Hollanda’da müstakil bir odada izole edilerek tâkip edilen hermafrodit bir tavşan kendi-kendine (otofertilizasyonla) gebe kalmış ve sağlıklı 7 tavşan doğurmuştur. Bu tavşanı izole ederek tâkip etmeye devâm eden araştırmacılar, otopside tavşanın aynı-şekilde (otofertilizasyonla) tekrar gebe kaldığını rapor etmişlerdir. Bu durum otofertilizasyonun hermafrodit insanlarda da mümkün olabileceğini gösterir. Çünkü insanlar da tavşanlar gibi memeliler grubundandır. Zâten hermafroditlerle ilgili tıbbî literatür verileri insandaki dişi hermafroditlerin bu potansiyele sâhip olduklarını yâni ‘potansiyel otofertil’ olduklarını göstermektedir. Bir spermin kendisiyle aynı batın içinde bulunan bir oositi bulması ve onu döllemesi ise potansiyel olarak  dâima mümkündür. Hz. Meryem’in gebeliği de muhtemelen böyle gerçekleşmiş olmalıdır”. Peki örnek var mı?. Bunun olduğuna dâir insanlık târihinden tek bir örnek verebiliyor musun?. Tabî ki de hayır!. Çünkü teoride “olur” gibi gözüken şeylerin hemen hiç-biri pratikte gerçekleşmez. Zâten modern-bilim “olabilir” üzerine kuruludur ve pratikte hiç gerçekleşmiş bir örnek olmasa bile yine de teoriyi savunmaya devâm eder. Bu yüzden de hiç-bir zaman netliğe ulaşamaz. Hz. Âdem’i saymazsak babasız olarak doğan tek insan sâdece Hz. Îsâ’dır ki onun doğumu hermofraditle falan değil, mûcize ile olmuştur. Îman edenler için bu yeterlidir ve başka bir şeye de ihtiyaç yoktur. Fakat bir türlü iknâ olamayanlar argüman arayıp dururlar ve boş laflarla ve işlerle uğraşıp durmak zorunda kalırlar.

İşte bizim, “Kur’ân’ı modern-bilimin nesnesi yapmak ve ona işkence ederek, kafasına-kafasına vurarak konuşturmak” dediğimiz şey budur.

Peki Hz. İbrâhim’in karısı Sâra ve Hz. Zekeriyyâ’nın karısı Elizabeth için de bir şeyler uyduracak mısınız?. Çünkü onlar da yaşları ilerlemiş kısır kadınlardı ve hâmile kalmaları mümkün değildi. Fakat normâl yollardan hâmile kaldılar, doğum yaptılar ve çocukları oldu. Hem de o çocuklar peygamber oldu. Gerçi onlar için de uydurursunuz bir şeyler, ne de olsa modern-bilim denilen yüce bir ilahınız var, ondan yardım istersiniz, o da size lâzım olan verileri yâni vahiyleri indirir.

Hiç-bir zaman olmamış ve olmayacak bir şeyi delil olarak getirmek ancak modern-bilimi din yapmış ve modernizm karşısında ezik-büzük olmuş kişilerin işidir. Modern-bilime o kadar inanıp güvenmişler ve îman etmişlerdir ki pratikte aslâ gerçekleşmeyecek olan şeyleri bile, “beş para etmez teorilerle” kanıtladıklarını sanırlar ve “gerçek budur” derler. Onları dinleyenler de mal bulmuş mağribi gibi bu boş lafların peşine takılırlar da zihinsel orgazmlar yaşarlar. Fakat bu orgazm meşrû ve helâl yoldan olan bir orgazm-şekli değildir.

Modern-bilim ve de teknoloji, “doğruluğu sorgulanamaz” olarak görülüyor. Oysa görece doğrusundan ziyâde yanlışları ve ortaya çıkardığı kötülükler vardır. Günümüzde insanı ve Dünyâ’yı ifsâd eden ve fitne verip huzurları kaçıran şey modern-bilim ve teknolojiden başkası değildir:

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır” (Rûm 41).

Bilmek daha doğrusu bilmeye çalışmak yada bildiğini sanmak sınırı ve haddini aştığında îmânı azaltır yada zedeler. Çünkü her-şeyi bilirseniz ve bilmeye kalkarsanız yada her-şeyi felsefeyle yada modern-bilim ile bildiğinizi veyâ bilinebileceğini sanırsanız, geriye îman edecek bir şey kalmaz. Bu “îmansızlaşma”yı ortaya çıkarır ki aklı ve bilgiyi ilahlaştırmış olan modernizmin îmansızlığı ve modern insanın îmânının bitme noktasına gelmesinin nedeni budur.

İslâm önünde de sonunda da tek hak ve hâkikat olandır. Bâtıl ise tüm zamanlarda farklı görünüşlerle görünmekte, günümüzde ise “hakkın karşısındaki bâtıl” olarak modern-bilim ve teknoloji olarak gözükmekte ve bâtıl böylece din ile olan çatışmasını sürdürmektedir. Çatışma günümüzde din ile modern-bilim arasında olmaktadır ve “bilim ile din çatışır mı?” sorusunun cevâbı “hak-bâtıl çatışması günümüzde din yâni İslâm ile modern-bilim arasındadır” şeklinde verilir. Şu da var ki, hak geldiğinde bâtıl def olup gider:

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur” (İsrâ 81).

En doğrusunu sâdece Allah bilir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir