GenelYazarlardanYazılar

“Geleneksel Din” Ne İfade Ediyor?

İlahiyatçı, Hadis ve Tefsir Hocası Mehmet SOFUOĞLU’ nun, 1984 yılı Ötüken Yayınevi baskılarından Sahih-i Buhari ve Tercümesinde, muhtelif konu başlıkları altında yer alan bazı hadislerden örnekler sunarak bu soruya Geleneksel Dinin kendi kaynağı olan eserlerinden cevap bulmaya çalışalım.

05- KİTÂBU’L HAYZ – ( Hayız Kitabı )                                                                            Sayfa: 186

7- Hayızlı Kadının Oruç Tutmayı Terk Etmesi Babı:

9) Muhammed ibn Cafer anlatıyor: Rasûlullah (S); – Ey kadınlar topluluğu! Sadaka veriniz. Çünkü sizler bana cehennem ahalisinin çoğu olarak gösterildiniz, buyurdu.

Siz çokça la’net eder ve kocalarınıza karşı ni’mete nankörlük yaparsınız. Tam akıllı ve ihtiyatlı kimsenin aklını, sizin kadar eksik akıllı, eksik dinli hiçbir kimsenin çelebileceğini görmedim. Çünkü kadının şehadeti, erkeğin şehadetinin yarısı olduğu için işte bu aklın eksikliğindendir. Hayız olduğu zaman da namaz kılmaz, oruç tutmaz. İşte bu da dininin eksikliğindendir.

24-  KİTÂBU’L CENAİZ – ( Cenazeler Kitabı )                                                                     Sayfa: 912         

85- İnsanların Ölüyü Hayırla Anıp Övmeleri Babı:

120) Enes ibn Malik şöyle diyordu: Peygamberin yanından bir cenaze geçirdiler. Sahabiler bu cenazeyi hayırla övdüler. Peygamber (S) “Vacip oldu” dedi. Sonra başka bir cenaze daha geçirdiler. Bu cenazeyi de şerr ile anıp kötülediler. Peygamber yine: “ Vacip oldu” buyurdular.

Bunun üzerine “ Ne vacip oldu” diye sordular. Peygamber: – “Şu önce geçen cenazeyi hayır ile anıp övdünüz. İşte ona cennet vacip oldu. Sonraki cenazeyi de şerr ile anıp kötülediniz. Ona da cehennem vacip oldu. Çünkü sizler yeryüzünde Allah’ın şahidlersiniz” buyurdu.

86- Kabir Azabı Hakkında Gelen Hadisler Babı:

126) Aişe (R)’ den: Aişe’ nin yanına bir Yahudi kadını girip, kabir azabını zikretmiş; akabinde de Aişe’ ye hitaben: Allah seni kabir azabından korusun diye dua etmiş. Bunun üzerine Aişe, Rasûlullah’ a kabir azabını sormuş Rasûlullah (S) da: “Evet, kabir azabı (hakktır, vardır)” buyurmuştur. Aişe: Ben bundan sonra Rasûlullah’ ın hiçbir namaz kılıp ta kabir azabından Allah’a sığınmayı terk ettiğini görmedim, demiştir.

56- KİTÂBU’L-CİHAD VE’S-SIYER ( Cihat ve Siretler Kitabı )                                           Sayfa: 1.821      

151- Bâb;  Bir müşrik Müslüman bir kimseyi yaktığı zaman işlediği (Fiilinin cezası olarak) yakılır mı?

222) Ebu Kılabe’den; Ukl kabilesinden sekiz kişilik bir topluluk Medine’ye Peygamberin huzuruna geldiler. Tutuldukları karın rahatsızlıklarından dolayı Medine’de ikamet etmek istemediklerini bildirdiler. Peygamber (S) : İyileşmeleri için (Müslümanların hazinesine ait) sütlü develerin bulunduğu yere gitmelerini buyurdu. Oraya giderek, develerin sidiklerinden ve sütlerinden içtiler ve sağlıklarına kavuştular. Fakat sonra develerin çobanını öldürdüler, develeri de önlerine katıp götürdüler ve İslam’ın ardından tekrar kâfir oldular. Haberi alan Peygamber arkalarından arayıcılar yolladı ve yakalanıp getirildiler. Peygamber (kısas olarak) bu canilerin ellerini ve ayaklarını kestirdi. Sonra demir çubuklar getirilmesini emretti. Bu çubukları ateşte kızgın hale getirdikten sonra onların gözlerine sürme çektirdi ve onları Harre mevkiine attırdı. Orada susuz bırakılarak ölünceye kadar kaldılar.

59- KİTÂBU BEDTL- HALK ( Allah’ın Mahlûkları İlk Yaratılışı Kitabı )                             Sayfa: 2.114

8- Cennetin Sıfatı ve Yaratılmış (Şimdi mevcut ) Olduğu Hakkında Gelen Şeyler Babı

52) Ebu Hureyre (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) şöyle buyurdu: “ Ben bir kere uyurken kendimi cennette gördüm. O sırada bir kadın (Ümmü Suleym) bir köşkün yanında abdest almaktaydı. Yanımdaki meleklere bu köşkün kime ait olduğunu sordum. Ömer İbnu’l Hattab’a ait olduğunu söylediler1.

(1). Bu hadis, cennet ve cehennemin yaratılmış ve şimdi mevcut bulunduğuna apaçık delalet etmektedir.

 63-  KİTÂBU MENAKIBİL ENSAR – ( Ensarın Faziletleri Kitabı )                              Sayfa: 2.440         

41- Mi’rac ( Kıssası ) Babı  (Sayfa 2517) –  Şerh-i Sadr (Kalbinin Temizlenmesi)

Rasûlullah miraca çıkmadan sadrının temizlenmesini şöyle anlatır:

“Ben Kâbe’nin Hatim kısmında yatıyordum. Uyku ile uyanıklık arasında bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi îman ve hikmetle dolu, altından bir kab getirildi. Kalbim (çıkarılıp su ve Zemzem ile) yıkandı. Sonra içerisi îman ve hikmetle doldurulup tekrar yerine kondu…” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43; Müslim, Îman 264)

Miraç’a Çıkış Hâdisesi:

“−Ben Kâbe’nin Hatim kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim… Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselâm- beni götürdü. Dünya semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.

«−Gelen kim?» denildi. «−Cibrîl!» dedi. «−Beraberindeki kim?» denildi.

«−Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm-» dedi. «−Ona Miraç dâveti gönderildi mi?» denildi.

«−Evet!» dedi. «−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı.

Kapıdan geçince, orada Hazret-i Âdem -aleyhisselâm-’ı gördüm.

«−Bu babanız Âdem’ dir! O’na selâm ver!» denildi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukabele etti.

Sonra Hazret-i Cebrail beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hazret-i Yahyâ ve Hazret-i İsa (aleyhimesselâm) ile karşılaştım. Onlar teyze oğullarıydı.

Sonra Cebrail beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hazret-i İdrîs (aleyhisselâm) ile beşinci kat semâda Harun (aleyhisselâm) ile altıncı kat semâda ise Hazret-i Mûsâ (aleyhisselâm) ile karşılaştık.

Ben onu geçince, ağladı. O’na: Niye ağlıyorsun? denildi.

«−Çünkü benden sonra bir delikanlı peygamber oldu, O’nun ümmetinden Cennete girecek olanlar, benim ümmetimden Cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.

Sonra Cebrail beni yedinci semâya çıkardı ve İbrahim (A.selâm) ile karşılaştık. Cebrail (A.selâm):

«−Bu, baban İbrahim’dir; ona selâm ver!» dedi. Ben selâm verdim; O da selâmıma mukabele etti.

Daha sonra bana: «−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara Cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arazisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu Ekber!” demekten ibarettir.» dedi.

Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da filkulakları gibiydi.

Cebrail (aleyhisselâm) bana: «−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi.”

Burada dört nehir vardı: İkisi bâtıni nehir, ikisi zahirî nehir. «–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum.

Cebrail (aleyhisselâm): «–Şu iki bâtıni nehir, Cennetin iki nehridir. Zahirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!» dedi” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264;)

Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrail (A.Selâm): “–Ey Allâh’ın Resûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi. Rasûlullah: “–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu. O da: “–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi. (Razi, XXVIII, 251)

Sidre-i Müntehâ da Efendimize soruldu: “–Yâ Rasûlullah! Sidre’yi kaplayan ne gördün?”

Buyurdular ki: “–Altundan pervânelerin onu bürüdüğünü ve her yaprağında bir meleğin oturup Allâh’ı tesbîh ettiğini gördüm.” (Taberi, XXVII, 75; Müslim, Îman, 279)

Peygamberimizin Allah Teâlâ’yı görmesi: İbn-i Abbâs (RA)’tan gelen rivayete göre Resûl-i Ekrem:

“Ben, yüce Rabbimi gördüm!” buyurmuştur. (Ahmed, I, 285; Heysemî, I, 78)

67-  KİTÂBU’N NİKÂH – ( Nikâh Kitabı )                                                    Sayfa: 3.198         

39- Kavlinden Dolayı İnsanın Kendi Küçük Çocuklarını Nikâh Etmesi(nin Cevazı) Babı

66) Aişe (R) ‘den tahdis edildi ki: Peygamber (S) Aişe altı yaşında iken evlenmiş, Aişe dokuz yaşında iken de zifafa girdirilmiş, Peygamberin yanında da dokuz sene kalmıştır.

( En Nisa:34) Kavli Babı

94- Kadınları dövmenin mekruh olacak derecesi ve Yüce Allah’ın: Kadınları (Şiddetli eza vermeden) Dövün’.

134) Abdullah ibn Zem’a dan tahdis edildi ki: Peygamber (S) ; “Sizden herhangi biriniz karısını, köle döver gibi dövmesin. Sonra o günün ahirinde o kadınla cinsi münasebet yapacaktır” buyurmuştur.

81- KİTÂBU’R RIKAAK – ( Kalbi İnceltecek Şeyler Kitabı )                                           Sayfa: 3.952 

16- Fakirliğin Fazileti Babı

36) Ebu Reca’ dan; Peygamber (S): “Ben (Miraç gecesi) cennete üzerinden baktığım da cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu gördüm. Cehenneme baktığımda ise oradakilerin çoğunluğunun kadınlar olduğunu gördüm!” buyurmuştur.

87-  KİTÂBU’L MUHARİBİN MİN EHLİ’L KÜFRİ – ( Küfr Ehli ve Mürtedin İslam’a Harp Açanlar Kitabı)                                                                                                                                        Sayfa: 4111

6- Zina eden evlinin taşlanması Babı

11) Seleme ibn Kuheyl şöyle dedi: Ali ibn Ebu Tâlib (R) ‘in, Cuma günü Suraha el-Hamdaniyye denilen kadını recmettiği zaman, Ali’nin: Ben bu kadını Rasûlullah (S)’in sünneti (yani kanunu) ile recmetmişimdir, dediğini tahdis ediyordu.

13) Eslem kabilesinden bir adam, Rasûlullah (S)’ a geldi ve kendisinin zina ettiğini söyledi. Kendi aleyhine dört defa şehadet etti. Bunun üzerine Rasûlullah (S) adamın recm edilmesini emretti ve recmedildi. Bu adam evli olduğu halde zina etmişti.

89-  KİTÂBU ISTİTABETTL MÜRTEDDİN VE’L MÜANIDİN VE KITALIHİM VE UKÜBETİHİ FID DÜNYA VE’L AHİRETİ – (Allah’a Ortak Koşanın günahı, Dünyada ve Ahiretteki Akıbeti Kitabı) Sayfa: 4181

5)  İbn Abbas’ın kölesi İkrime şöyle demiştir: Ali ibn Ebi Tâlib (R)’e birkaç zındık getirildi, o da bunları yaktı. Bu yakma cezasını duyan İbn Abbas (R): – Ben olsaydım Rasûlullah(S)’ın “ Allah’ın azabı ile azablanmayın” diye nehyi olduğu için, onlara yakma cezası uygulamazdım.

Rasûlullah(S)’ın “Dinini tebdil eden kimseyi öldürünüz!” kavlinden dolayı öldürürdüm, dedi.

6)  Muaz, Ebu Musa’ya: Orada bulunan sıkıca bağlanmış bir adamın kim olduğunu sordu. Ebu Musa: “Bu bir Yahudi idi, İslam’a girdi, sonra da yine Yahudi oldu, dedi. Muaz “Allah’ın ve Rasûlullah’ın hükmü olarak, dininden dönen bu kişi öldürülünceye kadar ben oturmam! Dedi. Bunun üzerine Ebu Musa, ilgili emri verdi ve o mürted de öldürüldü.

GELENEKSEL DİN’İN DOĞMASINA NEDEN OLAN TEMEL SEBEPLER:

Hz. Nebi’nin vefatından sonra Müslümanlar kendi aralarından seçtikleri Halifeler tarafından yönetilmeye başlamıştır. Emeviler döneminin başlangıcı olan Miladi 661 yılına gelindiği zaman Beni Ümeyye ailesine mensup Mekke’nin liderlerinden Ebu Süfyan’ın oğlu olan Muaviye ilk hanedan devleti olan Emeviler’in de kurucusu ve halifesi olarak hileli yöntemlerle geldiği kendi iktidarını kurmuştur. Babadan oğula intikal eden saltanata dayalı yönetimlerde mevcut rejimin güvenliği ve istikbali toplumun güvenlik ve istikbalinin önüne geçirildiği için hanedanlar kendilerini güvence altına alan tedbirler almaktadırlar. Muaviye saltanatı da aslında zulme dayalı yönetim tarzını meşrulaştırmak ve kalıcı kılmak için toplumun dini İslam’ın tek kaynağı olan Kur’an’ın daha iyi anlaşılmasına hizmet edecek yardımcı kaynaklara ihtiyaç bulunduğu gerekçesiyle elzem gördükleri ve kaynağı rivayetler olan “Hadislerin toplatılıp ” kitap haline getirilmesini teşvik edip destek olmuşlardır.

Ancak hadislerin kaynak olarak yaşam alanında yerini alması (810-870) yılları arasında yaşayan İmam Buhârî ve diğer hadis imamlarının yaşadıkları yıllar olan (750-1258) tarihlerinde kurulup hüküm süren Abbasiler dönemine rastlamaktadır. Literatürde en az 600 bin hadis bulunduğu bilinmektedir. Bu hadisler Kur’an’la karşılaştırıldığında;  Müslümanlar arasında henüz yeterince iman sahibi olmayan, itikadında Musevi ve İsevi inancından kalıntılar taşıyan veya gizli münafık sıfatında bulunan insanlarında ravi’ler arasına karışarak birçok mevzu hadisler uydurdukları anlaşılmaktadır. Sahih-i Buharî’de, İmam Buhârî’nin 600.000 hadis arasından mükerrerleriyle birlikte toplam 7.275  hadis-i şerif içeren en güvenilir hadis kaynağı olduğu kahir ekseriyetle kabul edilmektedir. Tekrarlar çıkarıldığında bu sayı yaklaşık 4.000 civarındadır. Ancak buna rağmen, özenle seçilmiş bu hadisler arasında dahi Kur’an’la çelişen birçok hadislerle karşılaşmaktayız.

İşte artık saltanatla yönetilmeye başlayan İslam coğrafyasında birbiri ardına kurulan devletler ve saray yönetimleri Hıristiyanlıkta “Ruhbanlık” diye adlandırılan Kur’an’ın ise (9/Tevbe 34 ve 57/Hadid 27) gibi birçok ayetlerinde uyarılarda bulunmasına rağmen “Ulema” diye adlandırılan bir “Din Adamları sınıfı” oluşturmuşlardır. Matbaacılığın temeli sayılan “ahşap kalıp baskı” tekniği 6. Yüzyılda Çin’de kullanılmaya başlamış olmakla birlikte modern matbaa tekniği (1440-1450) yılları arasında Almanya’da Johannes Gutenberg tarafından icat edilerek bilginin yayılması sağlanmıştır. Bu nedenle İslam’ın kurulup yaygınlaştığı ilk asırlarında buna bağlı olarak kitap ve dolayısıyla yeterli eğitim kurumlarının topluma yayılamadığı dönemlerde Müslümanlar Kur’an’ı “Din Adamları” sınıfından öğrenmek zorunda kalmışlardır.

Toplumun geleceği olan yeni nesillerin yetişmesinde vahyin mesajına ulaşmakta yetersiz kalan Müslüman ailelerin ihtiyaçlarını karşılamak maksadıyla mevcut yönetimde ki hanedan sahipleri din-i temsilen kontrolleri altına aldıkları “Din Adamları” nı yönetimin bir parçası olarak bünyelerinde muhafaza etmişlerdir. (M. 699) Yılında doğan İmam-ı Azam Ebu Hanife ilk dört mezhepten ilki olan Hanefi Mezhebini kurmuş ve (M. 738) Yılında fetva kürsüsüne oturduğu söylenmektedir. Onun arkasından (M. 712) Yılında Maliki Mezhebi, (M. 767) Yılında Şafii Mezhebi ve (M. 780) Yılında da Hanbeli Mezhebi Kurulmuştur.

Sekizinci yüzyılın başlarında kurulmaya başlayan mezhep oluşumlarının sonlarına doğru, dokuzuncu yüzyılın başlarında da yukarıda detaylarını sunduğumuz Hadis İmamları tarafından titizlikle yapılan incelemelerin ardından Kütüb-i Sitte Külliyatında toplanıp bir araya getirilen Hadis Kaynakları kitapları yazılmaya başlanmıştır. Fıkhi bilgiler içeren bu kaynaklarda daha çok Kur’an’ın müteşabih (Benzeşen anlamlara) sahip ayetlerine ve Kur’an’ da açıklaması yapılmayan veya hakkında açık bir hüküm bulunmayan konularına yer verilmektedir.

İşte o asrın mevcut olan saltanat rejimleri bu alanda devreye girip, sözde(!) bir kısım ravilere para karşılığında hanedanlarını ve zulümlerini meşrulaştıracak nitelikte mevzu hadisler yazdırmışlardır. Yazdırdıkları bu hadisleri aşağıda ki (3 Âli İmrân 32-132), (5 Mâide 92) ve bunlara benzer ayetlerin anlamlarını çarpıtarak “Resullerin olduğu gibi nebilerin sözlerine de itaat emri vardır” inancını sabitlemişlerdir. Sonra da kendilerini güvence altına almak için fetva müessesesini harekete geçirerek kendi yarattıkları hükümleri Kur’an’ın bir hükmü imiş gibi uygulamaya sokmuşlardır.

De ki: “Allah’a ve Resul’e itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse, kuşkusuz, Allah, Kâfirleri sevmez. Allah’a ve Resul’e itaat edin ki size merhamet edilsin. (3 Âli İmrân 32-132)

Allah’a itaat edin ve Resûl’e itaat edin. Sakının. Eğer bu buyrukları dinlemezseniz, bilin ki Resulümüze düşen açıkça duyurmaktır. (5 Mâide 92)

Tarihi seyri içerisinde değişen İslam coğrafyasında halkı Müslüman olan ülke yönetimleri hangi rejim altında olursa olsun; saltanatla yönetilmeye başlayan süreçte Allah (c.c)’in Din-i olan İslam’ın Kitab-ı Kur’an ile birlikte Hadislerinde neredeyse dinin tartışılamaz kaynakları olarak Müslümanların yaşamında yerini almışlardır. Bu inanç sisteminde Müslümanlar ikinci bir kimliğe sahip oldukları ve Hak olduğu iddia edilen dört büyük mezhebe ayrılarak sonuçlarını bugünde çok ağır bir şekilde hissettiğimiz küffarın çıkarları için birbirleriyle savaşan unsurlar haline gelmişlerdir.

İşte demokratik, laik bir yaşam tarzıyla entegre olmuş ve bu sistem içerisinde bulunmakta bir beis görmeden, buradan bir sonuç alacağı ümidini yitirmeden görev alarak mücadele eden bireylere sahip olan Müslümanların yaşadığı topraklarda ki icra edilmekte olan dinin adına “Geleneksel Din” denilmektedir.

Oysa sadece Kur’an bir bütün olarak ele alındığında; Allah c.c. Dünya yaşamında kullarını Ahiret sınavında sorguya tabii tutacağı hiçbir konuyu eksik bırakmadığını, din için gerekli olan her şeyi açık, kolay ve anlaşılır kıldığını (6/Enam 65-114-115, 11/Hud 1, 16/Nahl 89, 29/Ankebut 51 ve 36/Yasin 69) gibi birçok Ayetlerinde ifade etmektedir. Kur’an’da açıklanmayan ya da benzeşik manalara sahip konularda ise; inananları Kur’an’ı referans almak kaydıyla aralarında istişare ile alacakları kararlara uygun veya zorunlu hallerde kendi kararlarında hareket etme serbestliği tanımıştır. Yukarıda verilen Hadis örneklerinden ve Sahih-i Buhari’de yer alan diğer bütün hadisler incelediğinde; muhtelif kaynaklarda kullanılan Hadis, Sünnet, Salat, Nebi, Resul ve Peygamber gibi çok temel kavramlara gerçek anlamları dışında anlamlar verilmek suretiyle ayetlerin ve dolayısıyla hadislerin de tercümelerinde çok ciddi anlam sapmalarına rastlanılmaktadır. Bunun neticesinde de İslam’ın hayat rehberi olan Kur’an’ la hiçbir bağı olmayan yeni bir din anlayışının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.

Zira Kur’an’ın dışındaki bütün kaynaklar zanna dayalı beşeri kaynaklardır. O halde, dini sadece Kur’an’dan öğrenecek ve bunun dışında ki diğer kaynakları da Kur’an’ın rehberliğine baş vurarak vahye uygunluğu nisbetinde yardımcı bilgiler edinmeye çalışmalıyız.

Aksi takdirde; “Ey Rabbim! Benim toplumum bu Kur’an’la bağlarını kopardılar.” (25 Furkan 30)

Ayetinde ki; Ahirette hesap günü Allah’ın huzurunda Hz. Resulün ümmeti hakkında bulunacağı şikâyetine maruz kalacağı kulları arasında yer almamız kaçınılmaz olacaktır.

Her şeyin en doğrusunu İlmin gerçek sahibi olan Allâhu Zülcelal bilir.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir