GenelYazarlardanYazılar

Kıssadan Hisse

Zülkarneyn olayı, Vahyin Mekke döneminde gündem edilen bir konudur. Aynen Yusuf (a.s.)’ın kıssası, Meryem validemizin hayat serüveninin anlatılması gibi Kur’an’ın gaybi ihbarlarındandır. Gündeme taşınma sebebi ise tamamen politiktir. 

Mekke’nin ileri gelen müşrikleri Resulullah’ın ısrarlı davetleri karşısında tutunacak dal bulamayınca daha önce Allah’ın elçilerine muhatap olmuş Medine Yahudilerine müracaat ederek Muhammed (a.s.)’ı susturmak için onlardan yardım istemeye karar verirler. Bunun üzerine olay şöyle gelişir.

Kureyş’in ileri gelenleri, Haris oğlu Nadr ile Ebu Muayat oğlu Ukbe’yi huzurlarına çağırarak şöyle derler:

“Medine’ye gidin, Muhammed’in yaptıklarını, söylediklerini onlara anlatın. Bunların karşısında bizim ne yapmamız gerektiğini onlara sorun. Bununla nasıl baş edeceğimizi onlar bilirler. Çünkü Yahudiler kitap ehli bir kavimdir. Peygamberlerle ilgili bizim bilmediğimiz çok şeyi bilirler” derler.

Bu iki şahıs gidip Medine Yahudilerinin hahamlarıyla görüşüp durumu arz ederler. Hahamlar da onlara şu tavsiyeleri yaparlar:                        

“Sizlere üç konu hakkında ona sormanızı öneririz. Eğer Muhammed bunlarla ilgili doğru bilgiler verirse o Allah katından gönderilmiş bir elçidir. Veremezse o boş konuşan biridir. Artık ona ne yapacağınıza aranızda karar verirsiniz” derler.

  1. O’na ilk çağlarda kaybolan gençlerin haberlerini sorun. Zira onların çok acı hayret verici hikâyeleri vardır.
  2. Seyyah bir adamı sorun ki o yeryüzünün doğusuna da batısına da varmıştır.
  3. Bir de ona Ruhtan sorun.

Dersini alan Kureyş’liler bu sorularla Mekke’ye dönerler. Nadr ve Ukbe, ileri gelenlerle durumu müzakere ettikten sonra bu sorular uygun bulunur ve sualler Muhammed (a.s.)’a sorulur. Resulullah da Allah’ın takdir ettiği zaman içerisinde gelen vahiyleri onlara okur.

Birinci sorunun cevabı Kehf suresinin dokuz ile yirmi altıncı ayetleri arasında verilmiştir. (Mağara ehli olarak)

İkinci sorunun cevabının ise yine aynı surenin seksen üç ile doksan sekizinci ayetleri arasında verildiğini görüyoruz. (Zülkarneyn olayı)                                       

Üçüncü soruyla ilgili cevap ise İsra suresinin seksen beşinci ayetinde verilmiştir. (İsra 17/85) (Ruh konusu)

Birinci sorudaki gençler gerçekten akıllara durgunluk verecek boyutta bir kahramanlık sergileyerek şöyle demişlerdi:

“Rabbimiz göklerin ve yerin rabbidir. Onu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız. Yoksa andolsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz Allah’ı bırakıp ondan başka Tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık deliller getirmeleri gerekmez mi? Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?” (Kehf 18/14-15)

Bu sözler o toplumda öyle yankı yapmış ve infial uyandırmış ki, bunları taşlamaya, linç etmeye kadar gidecek bir mücadeleye vardırılmıştı. Allah ise onlara şöyle buyurmuştur:

“Siz, onlardan ve Allah’tan başka taptıklarından ayrıldınız. Bunun için mağaraya girin ki Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin” denildi.(kehf 18/16)

Ardından bu gençler, Allah’tan bir ibret olarak mağarada uzun süre uyutulmalarının ardından uyandırılıp âleme nasıl takdim edildikleri ile ilgili bilgiler verilmektedir.

Bu genç tebliğciler için ne büyük bir kıvançtır. Allah gibi dostu olanın âlem düşmanı olsa ne yazar. Allah düşmanın olursa âlem dostun olsa Allahtan gelen bir musibeti senden savabilir mi? O galibi mutlaktır. Onun hesabı hep tutar. Yeter ki hesabın onunla olsun. Bu yolda olanlar da ölenler de mahzun olmayacaklardır.      

İkinci sorunun konusu olan seyyah ise Zülkarneyn’dir ki, onunla ilgili bilgiye geçmeden önce bu tabirle ilgili bir açıklamayı gerekli görüyoruz.          

Zülkarneyn tabiri, kök itibariyle “kaf-ra-nun” harflerinden oluşan karn kelimesinden türeyen bir tamlamadır. “Karn” kelimesinin sözlük anlamları ise şöyle ifade edilmektedir:

Asır, insanın şakakları, erkeklerin perçemleri kadınların zülüfleri, güneşin ışık küresinin kenarı, ışıkların ok gibi uzandığı halka, bir kavmin başında olan efendisi, arzın doğusuna ve batısına sahip olan, (cihangir) aynı çağda yaşayan insanlar, nesil, yüzyıl.   

“Karn” kökü iki anlamına gelen bir ek ilavesiyle Karneyn şekline getirip başına da sahip anlamına gelen “Zül” ekini getirince anlam daha da değişerek “Zülkarneyn” olmakta ki buna benzer lakaplar yani sıfatlar vardır, “Zül Cenahayn” iki kanatlı, “Zül yedeyn” iki el sahibi gibi…

Bu duruma göre “Karn” kökünü hangi anlamda alırsanız mana da ona göre değişir. Asır, yüzyıl anlamına alırsanız iki asrın sahibi, nesil anlamına alırsanız, iki neslin sahibi, hâkimiyet, hükümranlık anlamına alırsanız doğunun ve batının hâkimi, yani güneşin doğduğu ve battığı her yerin hâkimi anlamına gelir. Bu manalardan hangisinin kastedildiğini mevzu bahis olan ayetleri okuduktan sonra anlamak daha da kolay olacaktır.              

“Ey Muhammed! Sana Zülkarneyn’i soruyorlar. ‘O’nu size anlatacağım’ de”

“Doğrusu biz onu yeryüzünde büyük bir kudret sahibi kılmıştık ve O’na her şeyin yolunu öğretmiştik.”  

“O da bir yol tuttu!”

“En sonunda güneşin battığı yere vardığı zaman onu kara bir suda batıyor gördü. Orada bir kavme rastladı. ‘Zülkarneyn onlara azapta edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin’ dedik”.

“Fakat kim de iman eder ve salih ameller yaparsa ona mükâfat olarak güzel şeyler vardır. O’na emrimizde kolay olanı da söyleyeceğiz.”

“Sonra o başka bir yol tuttu.”     

“Nihayet güneşin doğduğu yere ulaştığında, onun güneşe karşı hiçbir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğduğunu gördü.”   

“İşte bunun gibi biz onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.”

“En sonunda iki dağın arasına varınca orada hemen hemen hiç bir söz anlamayan bir kavme rastladı.”

“Dediler ki ‘Zülkarneyn Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede doğrusu bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?’”

“Dedi ki ‘Rabbimin bana verdikleri sizinkilerden daha hayırlıdır. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir duvar yapayım.’”       

“Bana demir kütleleri getirin. Bunlar iki dağın arasını doldurunca, ‘Körükleyin’ dedi. Nihayet o bir ateş haline gelince, ‘Bana erimiş bakır getirin üzerine dökeyim’ dedi”.                          

“Onlar artık onu ne aşabildiler, ne de delip geçebildiler.”            

“Dedi ki ‘Bu Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin verdiği söz gerçektir.’”

Ayetlerin ifadesinden de açıkça anlaşılan odur ki Allah’ın seçip her işin yolunu öğrettiği kimsedir. Toplumun efendisi, doğu ve batının hâkimi, arkadan gele3n nesillerin O’na selam olsun dediği bir insandır. İnanmayanların küfründen, cahillerin vasıflandırmalarından uzak Allah’ın seçkin kullarından bir kuldur. Bütün yaptıklarını Rabbinin bir rahmeti olarak bilip ona hamd eden bir insan olduğunu görüyoruz.

“Onlar birer ümmettirler gelip geçtiler onların yaptıkları onlara sizin yaptıklarınız sizedir” hükmü uyarınca onlardan geriye kalan sadece bu kıssa kalmıştır.

Zülkarneyn’in Ye’cüc ve Me’cüc olayıyla bağlantısı ise (18/99) da geçen “Biz o gün onları bırakırız dalgalar halinde birbirlerine girerler. Ve Sûra üflenir. Böylece hepsini bir araya toplarız”(21/95-97) ayetleriyle birleştirerek; bu kavmin hala bu setin arkasında yaşayıp çoğaldığını ve kıyamete yakın, bu seti yıkarak yeryüzünü istila edecekleri iddiasıdır. Bu iddianın gerçekle bağdaşması mümkün değildir. Bugün dünyanın keşfedilmedik yeri kalmadığı gibi aya ve yıldıza gidilmeye başlanmıştır. Bilinen kara parçası üzerinde böyle bir toplumun varlığına rastlanmış değildir. Gidenler geri dönmediklerine göre onlarda geri dönmeyecektir.

Bu konunun doğru anlaşılması doksan üçüncü ayetin anlaşılmasına bağlıdır. Meselenin püf noktası oradadır. Zülkarneyn “hiç laf anlamayan bir kavme rastladı”. Bu laf anlamayan millete komşu laftan anlayanlar da olmalı ki veya dağın bu yakasında yaşayanlar laftan anlayan iyi insanlar, öbür yakasında yaşayanlar da laf anlamayan fitne çıkartan insanlardır. Yani Ye’cüc ve Me’cüc’tür.

Görüldüğü gibi bu ifade fitne çıkartanların adıdır. O toplumu bozan, kural tanımayanları anlatan bir ifade olarak anlamak daha uygun olacağını düşünüyoruz. Büyüklerimiz çocukluğumuzda hayret veren bir şey gördüklerinde; “aman Allah’ım bunlar nedir böyle! Yakında Ecid Mecid çıkacak galiba” derlerdi. Ecid Mecid dedikleri yec’üc me’cüc ün bozulmuş ifade biçimi idi.

Enbiya Suresi’nde bahsedilen konu ise toplumsal bir yasadır:

“Doğrusu bu sizin ümmetiniz (tevhid dini olan Müslümanlık), bir tek ümmettir (bir tek din olarak sizin dininizdir). Ben de sizin rabbinizim. O halde bana kulluk edin.”

“Ama insanlar din konusunda aralarında bölüklere ayrıldılar ama hepsi bize döneceklerdir.”

“İnanmış olarak yararlı iş işleyenin emeği inkâr edilmeyecektir. Biz şüphesiz onu yazmaktayız.”

“Helâk ettiğimiz bir belde için artık (yeniden mâmur olmak) imkânsızdır;çünkü onlar geri dönemeyeceklerdir.”

“Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc(un seddi) açıldığı zaman ki onlar her dere ve tepeden akın edip çıkarlar.”

“Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! «Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz.” (Enbiya 21/ 92-97)

Bu ise kıyamet sahnesinin cereyan ettiği gündür. Vurgulanmak istenen ise, başlarına bu felaket gelene  kadar tuttukları günahkâr yollarından dönmeyecekleridir. Bu Kur’an’da “Sünnetullah” çerçevesinde verilen bir ilkedir. Hiçbir kavim helak edilecek boyuta geldikten sonra asla itaate dönmemiştir ve yaptıklarından pişmanlık duymamışlar. Sonuna kadar kendilerini haklı, yollarını da doğru olarak vasıflandırmışlardır. Ancak bu iddianın aksine haksız ve zalim olduklarını kıyamette kabul edecekleri; fakat iş işten geçmiş olacağından hiçbir faydasının olmayacağı ifade edilmektedir.

Burada geçen Ye’cüc ve Me’cüc ifadelerinin bir kavmin ismi olmaktan ziyade, kıyamet saatiyle ortaya çıkacak olan bir dizi toplumsal felaketlere ve çıkacak olan fitnelere verilen isim olması daha uygun olur. Zamanımızdaki kaos, kargaşa, anarşi.. gibi toplumsal olayların  ifade edilmesidir.. Bu konuda Buhari ve Müslim’e dayanan bazı rivayetlere bakarak Arap dünyası Ye’cüc ve Me’cüc olayını orta çağdan beri bekleyip durmaktadırlar! Bazıları bunu Moğol istilası ile birleştirmiş ve bu ismi onlara vermiştir. Bir kısım müfessirler ise kıyameti haber verecek gaybî bir ihbar olarak anlamış ve öyle yorumlamışlar.

Bizim âcizane düşüncemiz; Kur’an’ın bütünlüğüne ve Enbiya suresinin 92-97. ayetlerine dayanarak kıyamete beş kala meydana gelecek, insanlığı yok edecek olan felaketler zincirinin başlatılmasıdır ki, hemen ardından insanların şöyle dediklerini görüyoruz:

“O zaman ki, Hakkı inkâra şartlanmış olan insanların gözleri yerinden oynayacak ve birbirlerine ‘vah bize’ bu kıyamet sözüne karşı hep umursamazdık çünkü biz zulüm ve kötülük yapmaya meyyaldik” diyecekleri gündür. (Enbiya 21/97)

Doğrusunu en iyi bilen ancak Allah’tır. O’nun selamı rahmet ve bereketi salih kullarının üzerine olsun.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir