GenelYazarlardanYazılar

Kur’ân’a Göre İnsanların Yanılgılarının Sosyolojik Nedenleri

1- Gelenek

Gelenek, toplum kültürünün geçmiş kuşaklardan devraldığı, toplumun eski dönemlerini günümüze bağlayan ve üyeleri arasında sağlam bir bağ oluşturan alışkanlıklar olarak sosyal ve kültürel mirası ifade eder.[1] Bu miras, gerçek veya hayalî bir geçmişle ilişkilendirilip süreklilik gösteren ve yaygın bir şekilde benimsenen toplumsal davranışlardır. Yanılgılara neden olması açısından ele alacağımız gelenek ise insanı olumsuz olarak baskılayan yönüdür. Bu durumda geleneğin kaynağının genelde doğru bilgilere özelde ise vahye dayanıp dayanmadığı dikkate alınmalıdır. Kaynağını bunlardan almayan gelenekler, olumlu yöndeki gelişim ve değişimin önündeki en büyük engeldir.[2]

Geleneğin insanın kararları ve davranışları üzerinde büyük bir rolü olduğu aşikârdır. Bu sebeple Kur’an, insanların gelenek sebebiyle birçok yanılgıya düştüğünü hatırlatır ve her defasında gündemde tuttuğu konu, geleneğin referansı durumundaki bilginin niteliğidir. Kur’an, insanlara İslâm’ın hak veya diğer dinlerin batıl oluşunu anlatırken devamlı surette bilgi üzerinde durmuştur.[3] Bu nedenle Kur’an, atalarının bâtıl dinî geleneklerini takip edenlere bilgi kaynaklarını sormuş ve bu kaynakların doğru olup olmadığını düşünmeye davet etmiştir.

“Ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiklerine uyun.” denilse, onlar: “Hayır! Biz atalarımızdan gördüğümüz şeye uyarız.” derler. Ya ataları akıllarını kullanmamış ve doğru yolu bulamamışlarsa?” (Bakara 2/170)[4]

İnsanlar nesiller boyu uygulanan gelenekleri tecrübe edilmiş ve doğruluğu anlaşılmış olarak kabul ederken; vahyi tecrübe edilmemiş bir bilgi olarak değerlendirdiler. “Mûsâ, onlara delillerimizi apaçık olarak getirince onlar, ‘Bu, ancak uydurulmuş bir sihirdir. Biz geçmiş atalarımızın zamanında böyle bir şeyin varlığını duymadık’ dediler.”( Kasas 28/36.) Buna karşın Kur’an, herhangi bir şeyin önceden beri yapılagelmiş olmasının onun doğru bir davranış olması için yeterli bir delil olamayacağını hatırlatarak başka deliller istemiştir.

“Yoksa O’nun peşi sıra ilahlar mı edindiler? De ki: “Kesin delilinizi getirin. İşte bu, benimle olanların zikri ve benden öncekilerin de zikridir (:kitabıdır).” Hayır, onların çoğunluğu hakkın ne olduğunu bilmeksizin ona sırt dönerler.” (Enbiya 21/24)[5]

Dinî konularda yanılgıya düşmemek için dinî geleneğin gözden geçirilerek Kur’an ışığında sahih bir gelenek inşasına gayret edilmesi gerekmektedir. Çünkü “… İnsanlar arasında, hiçbir bilgisi, yol göstericisi ve aydınlatıcı bir kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp duranlar vardır.” (Lokmân 31/20). ayetinde de ifade edildiği gibi din ve özellikle Allah hakkında konuşulabilmesi için ilme, yol göstericiye ve aydınlatıcı kitaba dayanılması zaruridir. İslâm, kişilerin ferdî olarak sorumluluk taşıdığını, herkesin kendi yaptıklarından ve yapmadıklarından hesaba çekileceğini bildirir:

De ki: “O, her şeyin Rabbi iken, ben Allah’tan başka bir Rab mi arayayım? Herkesin kazandığı sadece kendisine aittir. Hiç kimse bir başkasının (günah) yükünü yüklenmez. Sonra, dönüşünüz Rabbinizedir. O, ayrılığa düştüğünüz konuları size haber verecektir.” (En’am 6/164)[6]

Nedeni ve hedefi ne olursa olsun kişinin atasının yolunu takip etmek zorunda olduğu fikrinin bir yanılgıdan ibaret olduğunu hatırlatmaktadır:

“Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların kazandıkları onlara, sizin kazandıklarınız sizedir. Siz, onların yaptıklarından sorumlu değilsiniz.” (Bakara 2/134,141)

  1. Önderlere Uyma

Bakara suresindeki “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp da O’na ortak koşanlar vardır. Onları, Allah’ı severcesine severler…”(Bakara 2/165) ayetinde insanlar tarafından sevilen tanrılara işaret eden zamirin (hum zamiri) akıllı şahıslara ait olması nedeniyle akıl sahibi reis ve liderleri kapsamaktadır. Bazı insanlar, bu önderleri tıpkı Allah’ı sever gibi severler ve Allah rızasını bir tarafa bırakarak onların rızasını elde etmeye çalışırlar. Bunlar siyasî, ekonomik ve sosyal güç merkezlerini ellerinde bulunduran toplumun elit tabakasıdır. Hamdi Yazır, mele’ tabirinin ülke yönetiminde yer alan kabine, parlamento, ordu veya herhangi bir cemaatin önde gelen, söz sahibi lider tabakasını ifade ettiğini belirtir.

Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan halk kitleleri, her konuda önderlerini takip ettikleri ve onların yönlendirmesiyle harekete geçtikleri için Kur’an, mele’ tabakasını hedef almış ve geniş halk kitlelerini bu yolla hidayete erdirme yoluna gitmiştir. Çünkü ayetler incelendiğinde tebliğe ilk karşı çıkanların bu elit tabaka olduğu, halkın ise onların kışkırtmaları ile daha sonra harekete geçtikleri görülmektedir.[7]

Kur’an insanların yanılgılarına önderlerine (efendilerine ve büyüklerine) itaat etmek olduğunu bildirir:

“Ve derler ki: “Rabbimiz! Gerçekten biz, efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik; böylece onlar bizi yoldan saptırdılar, Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onlara büyük bir lanetle lanet et.” (Ahzab: 33/6/-68)

İnsanoğlu, genelde temiz bir fıtrata, selîm bir akla ve gerçekleri algılayıp kabul edebilecek bir kapasiteye sahiptir (Rûm: 30/30-31; A‘râf: 7/172). Kendini yanlış yönlendiren etkilerden kurtulduğu zaman gerçekleri rahatlıkla görebilir. Bu nedenle Kur’ân’da gariban kâfirlerden ziyade, küfrün önderi niteliğindeki azılı elebaşların hedef almıştır. Bunların engellemeleri ortadan kaldırıldığında insanların topluca İslâm’a girdikleri tarihî bir gerçektir (Nasr, 110/1-3). Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan halk kitleleri, her konuda önderlerini takip ettikleri ve onların yönlendirmesiyle harekete geçtikleri için Kur’an, mele’ tabakasını hedef almış ve geniş halk kitlelerini bu yolla hidayete erdirme yoluna gitmiştir.

  1. Arkadaş Etkisi

Kur’an, iyi arkadaş olarak peygamberleri, sıddıkları, şehidleri ve sâlih kimseleri sayar (Nisâ: 4/69), iman edip sâlih amel işleyenlerin sâlih kişiler arasına sokulacağı müjdesini verir (Ankebût: 29/9). Bu müjde, arkadaşlığın insan ruhu için önemli bir nimet olduğunu göstermektedir. Ayrıca dikkat edilirse bu sayılanlar, kişinin hem dünya hem de ahiret arkadaşlarıdır. Onlar, kişinin yanılgılarını düzelterek onu doğru yola sevk ederler, her daim yanında olup destek olurlar (Tevbe: 9/40.) ve doğru yoldan saptığı zaman ikaz ederek ona öğüt verirler (En‘âm: 6/71; Yûsuf: 12/39, 41). Fakat kişi, arkadaşını seçme konusunda titiz davranmazsa, o arkadaşının gerek yaptıklarından gerekse telkinlerinden etkilenerek alacağı kararlarda yanlışa düşebilir. İnsan, belki de hiç yapmayacağı bir fiili arkadaşlarının etkisiyle yapabilir. Kitle psikolojisi denilen bu ortamda kişinin bilinci, hassasiyeti, doğru düşünme kapasitesi kaybolur, duyguları düşüncelerine hâkim olur, duygularına da arkadaş grubunun duygusu hâkim olur ve irade, artık o kişiye rehber olmaktan çıkar.

Kişi, arkadaş ortamındaki sayı fazlalığının verdiği güvenle tek başına olduğu zamanlarda önüne geçebileceği duygu ve arzularına yenik düşerek kendisinde karşı konulamaz bir güç olduğunu zanneder ki bu his, onun yalnızken düşmeyeceği birçok yanılgıya kolayca düşmesine neden olur.

Saffât suresinde anlatılan ahiret sahnesi, tam anlamıyla arkadaşın insanı nasıl yanılgıya sürükleyip yoldan çıkarabileceğini, bu kışkırtmaya kulak asmayan müminin mutlu sonunu ortaya koymaktadır: “İçlerinden biri der ki: “Benim bir arkadaşım vardı. Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin? Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?” derdi. Konuşan o kimse yanındakilere, “Bakar mısınız, hali ne oldu?” der. Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür. Ona şöyle der: “Allah’a andolsun, neredeyse beni de helâk edecektin. Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum.” (Sâffât: 37/51-57).

  1. Çoğunluğa Uyma

Kur’an, insanların çoğunun kâfir, fâsık, vahiyden habersiz, nimetlere karşı nankör ve Allah yolundan sapmış olduklarını haber verir.[8] Ayrıca bunların, eğer dikkat edilmezse insanı Allah yolundan saptırabileceği hatırlatılır (Mâide: 5/49). Bu durumda doğru olup olmadığını araştırmadan çoğunluğun fikrine uymak, insanı yanılgılara düşüren bir etken olacaktır. Bunu önlemek için Kur’an, “hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme, çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. (İsrâ: 17/36)” uyarısında bulunur. Hatta daha net olarak “eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar. (En‘âm: 6/116)” diyerek doğrunun her zaman çoğunluk tarafında olmadığına dikkati çeker. Ayrıca birçok ayette suçun kişisel olduğunu ve hesap gününde herkesin tek tek sorguya çekileceğini haber verir.[9] Dolayısıyla bu ayetler ile grup halinde işlenen günahın grup psikolojisinin verdiği güven duygusuyla işlendiğinden kişinin sorumluluğunu azalttığı şeklindeki yanılgı bertaraf edilir. Velev ki bu tür bir yanılgıya düşenlerin, çeşitli nedenlerden dolayı dünyada ceza almasalar bile ahirette muhakkak cezalarını görecekleri hatırlatılır. Bu açıdan yanılgıya düşmemek için dikkate alınması gereken, çoğunluğun değer yargıları değil İslâm’ın değer yargıları olmalıdır.

  1. Ekonomik, Siyasî ve Sosyal Durumun Etkisi

Kur’an’da statü sahiplerinin hem peygamberleri hem de onlara uyan mü’minleri baskı altına almaya ve bu yolla da mevcut durumlarını korumaya çalıştıkları görülmektedir.

“Kavminden inkâr edenlerin önde gelenleri dediler ki: “Biz seni aklı kıt biri olarak görüyoruz ve biz senin yalancılardan olduğunu düşünüyoruz.” (A’raf: 7/66)

Kavminden ileri gelen inkârcılar “Biz, senin ancak bizim gibi bir beşer olduğunu görüyoruz. Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü görmüyoruz. Sana uyanların da dar görüşlü ayak takımından ibaret olduğunu görüyoruz. Hatta sizin yalancılar olduğunuzu sanıyoruz.” dediler. (Hud:11/27)

Halkın yanılgısı, işte bu noktada başlar. Eğer statü sahiplerinin gerçek düşüncelerini ve hedeflerini anlayabilirlerse doğru kararı verip hakka tâbi olacaklar, fakat anlayamazlarsa yanılacaklar ve statü sahiplerinin peşi sıra onların gizli hedeflerine hizmet eden birer piyona dönüşeceklerdir. Burada halk, mazur görülemez çünkü herkes verdiği kararlarından ve gerçekleştirdiği eylemlerinden dolayı bizzat sorumludur.

Allah: “Sizden önce gelip geçmiş cin ve insan toplulukları ile birlikte ateşe girin.” der. Her bir topluluk (ateşe) girişinde kardeşini lanetler. Nitekim hepsi birbiri ardınca orada toplanınca; sonrakiler, öncekiler için: “Rabbimiz, işte bunlar bizi saptırdı, bu sebeple ateş azabını kat kat artır.” derler. (Allah da): “Hepiniz için kat kat azap vardır ancak siz bilmezsiniz.” der.  (A’raf:7/38)

Onların hepsi toplanıp Allah’ın huzuruna çıkarlar. Zayıflar büyüklük taslayanlara derler ki: “Biz size uyduk. Şimdi siz bizden, Allah’ın azabından herhangi bir şeyi savabilir misiniz?” Onlar da: “Eğer Allah bize hidayet etseydi biz de sizlere hidayet ederdik. Şimdi sızlansak da sabretsek de fark etmez. Bizim için kaçacak bir yer yoktur.” derler. (İbrahim: 14/21)


[1] Ünver Günay, Din sosyolojisi (İstanbul: İnsan Yayınları, 2012), 28.

[2] İbrahim Yıldız, Kur’an İnsan ve Yanılgı, 204.

[3] Celaleddin Vatandaş, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hayatı ve İslam Daveti -Mekke ve Medine Dönemi- (İstanbul:

Pınar Yayınları, 2014), 281.

[4] Bakınız: Mâide 5/104; Lokman 31/21

[5] Bakınız: Neml 27/64; Ahkâf 46/4.

[6] İsrâ 17/15; Fâtır 35/18; Zümer 39/7; Necm 53/38.

[7] A‘râf, 7/66, 90; Mü’minûn, 23/33; Sâd, 38/6.

[8] Bakara 2/243; Mâide 5/59; A‘râf 7/17, 102, 187; Tevbe 9/8; Yûsuf 12/21, 38, 103; Ra‘d 13/1; İsrâ 17/89; Rûm 30/6; Sebe’ 34/28; Sâffât 37/71.

[9] Örn. bkz. En‘âm 6/94; 164; İsrâ 17/15; Fâtır 35/18; Zümer 39/7; Necm 53/38.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İlginizi Çekebilir

Kapalı