Genel

Türkiye’de İslam’ın Ocağı Ne Durumda?

İlhami Güler/Perspektifonlıne

İslam; Türkiye’de siyaset, iktisat ve hukuk (şeriat) alanlarında özünün içerdiği ve vadettiği adaleti-hidayeti-hizmeti-fazileti-selameti-refahı-hakkaniyeti pek aktüelleştiremiyor. Sebebi de gayet basit. Bir düşünce rönesansı, tecdidi, iman tazelemesi ve vicdan dirilmesinin henüz hâsıl olmaması.

1- Dinin Ocağı

Din ocağını, peygamberler, Tanrıdan Vahiy çırası alarak insanların vicdan (Fuad-Lübb, Basiret, Ruh, Nur) yakıtı ile yakarlar. Ocak, insanların kalbidir. Yakıt vicdandır. Yanma olayı (ateş ve alev) imandır. Ocağın kaynattığı ve pişirdiği aş ise, ameldir, ahlaktır. Bacadan çıkan duman/tütsü ise, oksijensiz (düşüncesiz-bilinçsiz) iç yanmanın yani taklit-dogmanın ürünü karbondioksittir. Peygamberin ölümünden sonra, ocağın kaderi mü’minlerin insafına, izanına, hamiyetine veya nâdanlığına kalmıştır. Ocağın bakımı, koruması ve kaderi, -ilmi gerekçelerle-  ocakçı başlarına yani âlimlere bırakılmıştır. Bu ulema grubu Kur’an’da “Rasihune fil’-ilm-3/7”, “ehlu’z-zikr-16/43”, “ulema-u beni İsrail- 26/197”, “Rabbaniyyun- 5/44”, “fe’l-yetefakkahu fi’d-din-9/122” olarak isimlendirilmiştir. “Âlimler, peygamberlerin mirasçılarıdır.” (Hadis). Her üç dini teolojide (Yahudilik-Hristiyanlık-İslam) Ahbar, Ruhban, Papaz, Haham, imam, Ayetullah, Mehdi, Mesih, Şeyh, Veli, Gavs, Kutup… denen –hakları ve görevleri-yetkileri olmadığı halde- “temsil” iddiasında bulunan “din-adamları” sınıfı türemiştir. Bu sınıf, ciddi bir din istismarı da yaratmıştır (9/34).

İman, Allah ile canlı bir ilişkidir. Ona karşı saygı, korku, huşu, sevgi, güven duymayı içerir. Ahirete iman ise, Cenneti talep etmeyi-umudu ve Cehennemden korkuyu ifade eder. İman, artan ve eksilen bir halet-i ruhiyedir. İmanın ölümü, itikadı-inancı doğurur (Akide-Amentü). Bedeviler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul edince yani tasdik edince “İman ettik” dediler. Kur’an, onların bu iddiasını reddetti: “İman, henüz kalplerinize girmedi” dedi (49/14). İman edenler, imanlarının gereği olan ahlaki davranışları yerine getiren kişilerdir (49/15). Yani iman, zorunlu olarak salih amel doğurur. İman ve amel iki ayrı şeydir; ancak birbirine bağlıdırlar; aralarındaki ilişki zorunludur. Canlı imanı olmayanın, ahlakı-ameli de yoktur. Ancak ölü İtikadı, amentüsü, kesin tasdiki olabilir.

İmanın başına tarihi süreç içinde genellikle iki felaket gelir: 1- İstikametini/doğruluğunu kaybetmesi. 2- Canlı ilişki olmaktan çıkıp ölü kör-inanca/taklide/dogmatizme dönüşmesidir.  “Yahudilere de ki: Eğer iman ediyorsanız, imanınız size ne kötü şeyi emrediyor.” değerlendirmesi, birinciye örnektir. “İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve kendilerine inen hakikatten dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesi zamanı gelmedi mi?  Siz, daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaşanlar (Yahudi-Hristiyanlar) gibi olmayın. Onlardan birçoğu fâsık kimselerdir.” (57/16) değerlendirmesi ise, ikinciye örnektir. Fakat, devam eden ayette: “Bilin ki Allah, yeryüzünün ölümünden sonra onu tekrar diriltmektedir” (57/17) denerek, metaforik bir ima ile imanın her dönemde tekrar diriltilme imkânı olduğu ifade edilmektedir.

İslam’ın doğuşundan sonra da “uzun zaman” yani 1400 sene geçtiği için, ikinci felaket Müslümanların da başına imkân dâhilinde gelmiştir. İslam’dan doğan Sünnilik ve Şiilik mezheplerine baktığımızda her ikisi de kendini mutlak hakikat olarak görmelerine rağmen;  istikamet (sırat-ı müstakim) üzere oldukları tartışmalıdır. Şiiliğin “İmamet” teorisi, Kur’an hakkındaki görüşlerinin; Sünniliğin örneğin “Kelam-ı Kadim” teorisi, aklı-vicdanı dumura uğratan “Edille-i Şeriyye” yani kaynaklar (Kitap-Sünnet, İcma, Kıyas) teorisinin, “Kader” teorisinin, siyaset/saltanat teorisinin, züht ve zahir-batın (tasavvuf) teorisinin… istikamet/hidayet üzere oldukları hayli şüphelidir.

Allah’ın: “Müşrikler gibi veya dinlerini paramparça edip her bir mezhebin de kendinin mutlak doğru yolda olduğundan emin olduğu (Yahudiler ve Hristiyanlar) gibi olmayın” (30/31-32) ve bütün peygamberlere yapılan: “Dini dosdoğru tutun; onda ayrılığa düşmeyin.” (42/13) tavsiyesine Müslümanlar itibar etmemiştir. Kabile asabiyeti ve politik ihtiras yüzünden ortaya çıkan “Büyük Fitne” sonucu Müslümanlar Şii, Harici ve Sünni olmak üzere üçe bölünmüştür. Sonra da Şiilik, kendine dini-teolojik “Ehl-i Beyt” zırhını; Ümeyye oğulları da kendilerine dini-teolojik “Sünnet” zırhını giymiştir (Ehl-i Sünnet). Muaviye’nin, kılıçla muhaliflerine boyun eğdirip zorla/şiddetle sağladığı politik birliğe de “Ve’l-Cemaat”  dini sıfatı/zırhı takılmıştır.

2-Dindarlığın Kaynağı: Canlı Düşünce ve Diri Vicdan

Peygamberlerin vahiy yolu ile ortaya koydukları din-ahlak davasının, muhataplarından aktif düşünme beklediği gayet açıktır. Kur’an’da tefekkür, taakkul, tezekkür, tafakkuh, tedebbür ve ibret almanın binlerce kez tavsiye edildiği malumdur. Aynı şekilde diri bir vicdan istendiği de müsellemdir. “Kör ile gören, karanlık ile aydınlık, gölge ile sıcaklık, diriler ile ölüler bir/aynı/eşit değildir.” (35/19-22). “Kur’an, ancak vicdanı diri (hayy) olanları uyarabilir.” (36/70). “Dinlemeyen ve akletmeyenler, hayvanlar gibi; hatta onlardan da aşağıdırlar.” (25/44). “Eğer dinleseydik ve akıllı olsa idik, yakıcı azapta olmazdık.” (67/10). “Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme; çünkü kulak, göz ve kalp/vicdan, ondan sorumludur.” (17/36). Kur’an’ın dindarlık kavramını ifade eden “takva” kavramı, sürekli bilinçli-eleştirel teyakkuz halinde, kül yutmayan, tetikte bir iman ve amel durumunu ifade eder. Kur’an, sokak insanını herkesi bağlayacak din ve ahlak konularında düşünür, müfti ve müçtehit yapmaya çalışır.

Müşriklerin: “Biz, babalarımızı bir din üzere bulduk ve biz, onların izlerinden gitmekteyiz.” (43/22) şeklindeki taklitçi/tekrarcı, kör-inanca dayanan/dogmatik tutumları eleştirilip reddedilmiştir. Müşriklerin Ahirette ileri sürecekleri: “Rabbimiz, biz, kanaat önderlerimize ve büyüklerimize uyduk da, onlar bizi doğru yoldan saptırdılar.” (33/67) mazereti kabul edilmeyecektir.

Tarihi süreç içinde takva yerine taklidin hâkim hale gelmesi ile yani mezhepler, tarikatlar ve cemaatlerin teşekkül etmesiyle doğru veya yanlış “ezberlerin” oluşması ile bireyler için hazır-paket “kör-inançların” ve dogmatik akidelerin oluştuğu bilinmektedir. Böyle toplumlarda istikamet üzere, dürüst, hakkaniyetli olmak şansa/tesadüfe kalmıştır. Çünkü bireysel düşünme/akıl ve bireysel vicdan felç edilmiş, dumura uğratılmıştır. Bunun yerine kolektif ve şartlandırılmış bir ezber-alışkanlık ve taklit egemen olmuştur. Bu duruma, Kur’an’da şöyle dikkat çekilmiştir: “Onlara Rablerinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, bu hatırlatmaya kör ve sağırlar (taklitçi/mezhepçi/dogmatik) olarak üşüşmezler” (25/73). İslami/Kur’anî dindarlık bilinci (takva) mistik cezbe-züht (sekr/sarhoşluk, fena/hiçlik, istiğrak/boğulmak, aşk, kabz, bast…) ve dogmatik kütlük, bağnazlık, yobazlık, hınç, kin, nefret, kasvet arasında sürekli bir hayret ve merakın eşlik ettiği sorumluluk, merhamet, sevgi, dürüstlük, adalet, sevinç/neşe, hüzün, huzur ve itminan halidir.

3-İslam Dünyasında Durum

İslamiyet, günümüzde -teşbihte hata olmaz- içinde isteyen herkesin istediğini bulduğu bir “Süper Market” e; sahipsiz  “Miri Malı” na; “Kırk Yamalı Bohça” ya dönüşmüş durumdadır. Bunun başlıca dört sebebi vardır: 1- Doğuşundan beri uzun zaman geçmesi (57/16). 2- Çok sayıda ve geniş etnik-kültürel/antropolojik coğrafyaya yayılmasının doğurduğu doğal deformasyon. 3- Kuruluş asrında Sünni-Şii-Harici olmak üzere üç parçaya/mezhebe bölünmesi. 4- Zamanla tahrife bile varan çok sayıda aşırı ( Bâtıni, Felsefi ve Lafzi) yoruma maruz kalması: Örneğin Vahdet-i Vücut, İhvan-ı Safa ve Selefîlik.

Kalbin halleri, vicdanın halleridir. Kalbin katılaşması/taşlaşması (2/74), paslanması (83/14), hastalanması (2/10), vicdanın kararmasıdır. “Dindarlık” kavramı, canlı düşünce ve diri vicdan içeren “takva” içeriğinden “taklit” içeriğine dönüşünce heva (arzu-heves) ve hurafe, kolayca “din” haline gelir: “Hevasını (arzu-heves-güç istenci-içgüdü) ilahlaştıranı gördün mü?” (45/23). Dini bağlamda katı muhafazakârlık atalardan, tarihten, gelenekten devralınmış kültürel-dinsel kodların ezbere, alışkanlıkla tekrarı/taklidi olarak büyük ölçüde ölü dindarlıktır. Kur’an’ın sökmekte zorlandığı müşriklerin üzerinde oldukları dinsel bilincin/halet-i ruhiyenin tekrarı/yansılanması/taklididir. Allah’ın insana üflediği Ruh’un (15/29) çürütülmesi veya ölmesi sonucu kurnazlık, konfor, alışkanlık, tembellik, tekrarın-rutinin normalleşmesidir. Tanrı’nın huzurunda sürekli teyakkuz durumunda, tetikte olmaktan, titremekten vazgeçip,  O’nu unutmak veya O’nu kandırma teşebbüsüne geçiştir.

İslam dünyasının hal-i hazırda içinde bulunduğu iç çatışmalar, iç-savaşlar, Sünni-Şii mezhep savaşları, İŞİD, FETÖ, BOKO-Haram… gibi terör örgütleri, siyasal despotluklar, ekonomik gelir dağılımı adaletsizlikleri… bu coğrafyada İslam’ın dindarlık ifadesi olan “Takva”nın yani canlı ve istikamet üzere bir iman ve ahlakın olmadığının veya bunun son derece zayıf olduğunun göstergeleridir. Canlı düşünce ve diri vicdan olmadığı için, hem “iman” hem de “ahlak”  son derece zayıftır. Ölü itikatlar ve alışkanlık halinde bolca tekrar eden ritüeller/ibadetler (namaz-oruç-hac) mevcuttur. Kitlelerin kolayına gelen İtikat-Ritüel dindarlığı, daha fazla emek, fedakârlık ve sabır isteyen iman ve ahlak dindarlığının yerini almış durumdadır. Tanrı memnun edilmeye çalışılırken; insanlar umursanmamaktadır. Normal olan, her birinin yerli yerinde olmasıdır. Dinin ocağı sönmemiş olsa da; alevi-ateşi–ısısı azalmış;  bolca tütmekte, duman (karbondioksit) çıkarmaktadır.

4- Türkiye’de Durum

Osmanlı döneminde Devleti medresedeki skolastik talim/tekrar/tahsil/telhis/taklit ve tefsir (İlmiye-Kalemiyye) ayakta tutuyordu. Halkı ise Tarikatlar kotarıyordu. Tarikatlar, sarayı/padişahları da etkisi altına almışlardı: “Derviş Devlet”. Türk Tasavvuf Sünniliğinin Osmanlıdaki donukluğu, fosilleşmesi ve tecdit edilemeyişi, devleti çökertti. Cumhuriyet kadroları, Osmanlıdan miras kalan Şeriat-Hilafet ve Tarikatı ilga ederek katı seküler bir toplum oluşturmaya çalıştı. Cumhuriyetin başlangıcında seküler bir ahlaki asketizm oluşturulmaya çalışıldı; fakat etkisi fazla derin olmadığı gibi; ömrü de uzun sürmedi. Bu devrim, toplumun dindar kesimlerinde derin bir içerleme ve uçuklama yarattı.

1950’lerden itibaren demokrasiye geçmeye başlayınca, çaresiz muhafazakâr halk kesimleri, anakronik, kendini yenilememiş, arkaik dini temsillere (tarikat-cemaat-siyaset) razı olmak zorunda kaldı. İtikat, taklit ve ritüeli önemseme, bu yapıların dindarlığı olarak tezahür etti. Kur’an’ın tavsiye ettiği canlı düşünme ve diri vicdan ortalıkta olmadığı için, bir iman tazelemesi ve ahlaki heyecan da ortalıkta yoktu. Dinin ocağı sönmedi; ancak alevlenmedi de, tütmeye devam etti. Sakal, cübbe, sarık, tesbih… ;  “Amentü” ve namaz, oruç, umre-hac ve başörtüsü üzerinden bir “dindarlık” paketi-ajandası oluşturuldu. Bu dindarlık teolojisi, 1970’lerden itibaren gittikçe siyasallaşarak önce “Millî Görüş” (1970-2000) ve “Hizmet Hareketi/Cemaat” (1970-2015) sonra da AK Parti olarak (2000-2020) iktidara geldi (İslamcılık).

“Milli Görüş”, Türkiye’nin Osmanlıdan miras aldığı tecdit edilmemiş dini teolojinin ürettiği enerji-imanın içerde “Ahlak ve Maneviyat (İmam-Hatipler)”; dışarda Osmanlıyı parçalayan emperyalist güçlere karşı “Ağır Sanayi Hamlesi” ve “Yeniden Büyük Türkiye” hedefi olarak tecessüm etmesidir.

“Hizmet Hareketi-Cemaat”, Karınca kolonisi-Arı Kovanı şeklinde eğitim/okullarda örgütlenmiş, başında bir Kraliçe karınca veya Kral arı (Mehdi) olan, takiyye/paralel yapı şeklinde devlete sızarak içerde seküler vesayet rejimini tasfiye etme; dışarda –okullar aracılığı ile- İslam’ı “temsil” etme iddiasında bulunan harekettir. Kendini “Mehdi” sanan mistik meczubun politik aklının mefluçluğu, bu hareketi CIA’nın kucağında Türkiye’ye karşı bir korsanlığa (darbeye) sevk etmiştir.

Ak Partiye gelecek olursak, 2000’lerin başlarında merkez sağın etik çöküşü üzerine, burayı muhafazakâr değerlerle toparlama iddiası ile kuruldu. Kurucu kadronun, “Milli Görüş” gömleğini çıkardıklarını itiraf etmelerini unutmamak gerekir. Seküler güç odaklarına karşı iktidar olma, iktidarda kalma ve rövanş alma çabaları, doğal olarak oldukça zaman, mesai ve enerji gerektiriyordu. İktidarın kamu hukuku bağlamında adalet-hakkaniyet performansını değerlendirirken, uzun süreden beri merkeze-iktidara ve ekonomik kaynaklara mesafeli/periferide bırakıldıkları için açlıklarını, ihtiraslarını, ihtiyaçlarını hesaba katmak gerekir. “Biraz da biz ölelim” refleksi, müntesibi oldukları dinin takva anlayışı açısından “norm”al olmasa da; beklenilebilir ve anlaşılır bir gelişmedir. Devlet dolayımı ve rant yolu ile zenginleşmenin parolası: “İnşaat, ya resulallah!” oldu.

Hâsılı İslam, Türkiye’de Siyaset-İktisat ve Hukuk (Şeriat) alanlarında özünün içerdiği ve vadettiği adaleti- hidayeti-hizmeti- fazileti-selameti-refahı-hakkaniyeti pek aktüelleştiremiyor. Sebebi de gayet basit. Bir düşünce rönesansı, tecdidi, iman tazelemesi ve vicdan dirilmesinin henüz hâsıl olmaması. Mevcut kavram, kurum, teori, teoloji ve insan malzemesi ile bu kadarı oluyor. Oysa Kur’an’ın tavsiyesi gayet açık: “Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra tekrar diriltmektedir…” (57/17) Bu imkân, kıyamete kadar her Müslümana açıktır ve geçerlidir.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir