
Yavuz Hırsız Ev Sahibini Bastırırmış!
Malum olduğu üzere bu ülkede yüz yılı aşkın bir zamandan beri yaşanan hayatta İslam dininin herhangi bir yetki alanı yoktur. Bu devlet, demokratik laik bir cumhuriyettir. Hükümet ise laik bir anayasa çerçevesinde toplumu yönetmek üzere halktan yetki almış; bütün kurumları ile bu hukuk çerçevesinde yasama ve yürütmeyi yapmaktadır. Yargı, demokratik hukuka göre olaylar hakkında hüküm veriyor. Ekonominin çarkları bu hukuka göre dönüyor. Toplumun genelinin düşünce davranış ve ahlak anlayışı piyasa şartlarına göre şekilleniyor. İslam’ın ise yüz yıllık cumhuriyet tarihinde bildiğim kadarı ile resmi olarak tahsis edilmiş bir hükümranlık alanı da yoktur. Diyanet kurumunu derseniz, kendilerinin değerlendirmesi ile Tapu kadastro müdüründen farkı yok. Diyanet işleri başkanının görevi personelinin mesaisini denetlemekten ibarettir. Buna rağmen medyada İslam’ın her konusu ağızlarda sakız edilmiş, tenkitler tahkirler kırıla gidiyor. Sanki ülkeyi yöneten İslam’mış gibi her olumsuzluğun faturası İslam’a ve Müslümanlara kesiliyor. Halbu ki, Yüz yıldır eğitimiyle, öğretimi ile, ahlakı ve hukukuyla hayatı düzenleyen laik ve demokratik yasalardır. Bütün bunlara rağmen nasıl oluyor da her olumsuzluğun hesabını hayata karıştırılmayan dine ve dindarlara yüklenmeye çalışılıyor? İçinde bulunulan durum, sistemi işletenlerin ortaya koymuş olduğu icraatın sonucu değil mi? Bunun hesabı bu toplumu bu günlere taşıyanlara sorulması daha doğru ve daha mantıklı olmaz mı? Kuzuyu yemeye karar vermiş kurt misali Müslümanlara yöneltilen bu suçlama, haksız bir yargılama değil mi?
İşin daha vahim olanı, yüz yıldır islamdan uzaklaştırılarak kelaynak kuşuna çevrilmiş İslam anlayışı ile oyalalanan insanları, çeşitli guruplara bölerek; (cemaat, tarikat, parti gibi) birbirinden uzaklaşmalarına sebep olunmaktadır. Bir gurup diğerine düşman muamelesi yapıyor. Birbirleri aleyhine söylenmedik, yalan, iftira, değişik suçlamalar ile ortam geriliyor, taraflar hısımlığı unutuyor birbirlerine tam anlamıyla hasım oluyorlar. Birilerini eleştirme adı altında yapılanlar adeta dinden ve dindarlardan insanları uzaklaştırmak için düşmanları bile hayrete düşürecek şeyler yapıyorlar. Her gurup kendi anlayışını doğru başkalarını ise yanlış olarak görüyor. Sanki hayatı düzenlemek onlara bırakılmış; Allah dinini her birine ayrı tebliğ etmiş gibi kendi anlayışlarını mutlaklaştırarak dinleştiren bir algı oluşturuyorlar. Aynen halkını zayıflatmak için guruplara ayıran Firavunî bir anlayışın (Kasas/4) uygulamaları gibi bir durum sergileniyor. İnsanın hukukunu insana bıraktığınız zaman işin içinden çıkılamayacağını bilen Rabbimiz:
“İnsanoğlu kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyame 75/36) buyuruyor.
Çünkü yaratan yarattığının fıtratını bilmektedir. O fıtratı tedip ve terbiye edecek hukuku göndererek elçileri ile ilk insandan itibaren insanı eğitmiş; neyi nasıl yapması gerektiğini göndermiş olduğu ayetler ile açık açık anlatmıştır. “Hepiniz ademin çocuklarısınız adem ise topraktan yaratılmıştır.” İfadesi ile insanlığı bir tek ailenin çocukları ilan ettiği gibi; “inananlar kalardeştir” buyurarak imanda birleştirmenin yolunu göstermiştir.
Allah Teâlâ her ne yapmışsa mutlaka güzel yapmıştır. Çünkü kendi kitabında “Allah işini güzel yapanları sever” buyurmuştur. İşini güzel yapanları seven Allah elbette kendi işini de güzel yapar. Bu nedenle baştan “ Biz insanı en güzel surette yarattık” buyuruyor.(Tin 95/4 ) İman edenler bu sîret ve suretlerini korurken; rabbinin sözüne itibar etmeyenleri ise aşağıların aşağısına çevirdiğini yine aynı surenin 5.ayetinde beyan ediyor. İnsanın bu özelliğini koruması için ilk insanı kendi ailesine elçi seçmiş nesline rehber kılmıştır. O günden günümüze kadar bu rehberliğe itibar edip iman edenleri âlemlere üstün kılacağını vaat etmiştir:
“Müşrikler istemeseler de dinini bütün dinlere üstün kılmak için elçilerini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur” buyurmuştur. (Saf 61/9)
İnsanlık tarihi boyunca Allah bu sünnetini hiç aksatmadan yerine getirmiştir:
“Andolsun ki biz her ümmete, «Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının.» diye bir elçi gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın ki, Allahın elçilerini yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün?” (Nahl 16/36)
Sizlerin de müşahade ettiği gibi; bu millet yıllar önce Allah’ın rehberliğini terk etmiş, “çoğunluğun” /yada mütegallibe bir zümrenin hevasına tabi olmuştur. Hâlbuki bu insanlığın kıyamete kadar üstünlüğünü korumak için yapmaları gerekeni Allah, son elçisine vahyetmiş olduğu kitapta şöyle açıklamıştır:
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” “Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.” (Ali İmran 3/104-105) buyurmuştur. Bununla birlikte şu ölçüyü de koymuştur:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, resulüne de itaat edin ve sizden olan emir sahibine de itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz; Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resulüne arz edin. Bu, Allah indinde daha iyidir ve sonuç bakımından da daha güzeldir.” (Nisa 4/59)
Buna rağmen “görünen köy kılavuz istemezmiş” kaidesine göre hali pür melalimiz ortadadır. Ne Allah’a itaat ne resulüne ittiba kalmış! Ne de bizden olan emir sahibi. Kendimize bile yabancılaşmışız. Bir Japon iki yıl önce ülkemize gelmiş yaşanan hayatı, izlenilen yayınları gözlemlemiş, hayretler içinde şu açıklamayı yapıyor: “Ben bu ülkeye geleli iki yıl oldu. İki yıldır gördüğüm kadarıyla yapılan yayınların hiç birisi bu toplumun inançlarına, geleneklerine ve aile ahlakına uygun değildir. İşin daha garip olanı ise bu programlar TV de ailece izleniyor!..”
Bir toplumu doğruya yönlendirecek ve onları ayakta tutacak o toplumun sözüne itibar etmiş olduğu söz ustalarıdır. Bu inanları devreden çıkardığınız zaman toplumda söz ayağa düşer. Herkes başına buyruk istediğini yapar istediğini konuşur hale gelir. Hiçbir işte istikrar, toplumun fertleri arasında huzur ve mutluluk, aile yuvasında saadet kalmaz. Bu yöntem bütün firavunların halkını zayıflatmak için uyguladığı bir yöntemdir:
“Gerçekten, Firavun, yeryüzünde zorbalığa yöneldi ve halkını sınıflara ayırdı. İçlerinden bir zümreyi güçsüz bularak oğullarını boğazlıyor, kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı.” (Kasas 28/4)
Muhalif olarak görülen bir topluluk çözülüp parçalanmadan direncini kırmak mümkün değildir. Şairin dediği gibi : “Girmeden bir millete tefrika düşman giremez. Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.” Sindirmek isteyenler öncelikle Toplumu çekip çevirecek olan âlim ve ulemayı bertaraf ederek bu tehdit ortadan kaldırılmış, kalanların saygınlığına gölge düşürülmüş, halkın sıkılıp suyu çıkarılmış, sonra da kendi ideallerine uygun insanlar yetiştirilerek halkı onların eliyle ehlileştirmeye çalışılmıştır. Bu saha öylesine sıkı tutulmuş ki, köylerde cenaze yıkayıp kaldıracak insan bulunamaz hale getirilmiştir. Bir yandan da toplumu tüm mukaddeslerine saldırı serbest hale getirilmiş, bunları yapanlara karşı ise; “fikir hürriyeti var!” bahanesi ile hiçbir müeyyide uygulanmamıştır. Hal böyle olunca kimi cehaletinden kimi de ihanetinden diledikleri gibi istismar etmek ilericilik, modernlik, aydın bilim adamlığı ile taltif edilmiştir. Bu sebepledir ki, yandaşlarını korumak için yasa çıkarılırken; sistemin mukaddesine dokunulmadığı sürece Dini ve “dindarları” tahkir edici hareketler hiçbir zaman umursanmamıştır. Din ve dindarlık daima itibarsızlaştırılmıştır.
Bunun bir başka ayağı ise İslam’ı kendi dünya görüşlerine rakip olarak gören küresel sistem, kolektif olarak üretmiş oldukları çareleri (!) basın yayın ve eğitim aracılığı ile halkı Müslüman olan ülkelere dayatmışlar. Hatta o ülkelerin eğitim ve öğretim politikalarına bile müdahil olmuşlardır. Bu durum Türkiye için de farklı olmamış. ABD 1949 da ismet paşa ile Fulbrigt antlaşması namıyla bir antlaşma yapmış; yıllardır bu ülkenin milli eğitim politikasını bile onlarla birlikte belirlemişiz yada hep onlar belirlemiş biz onaylamışız!..
Gelişen teknoloji ve değişen şartlar şimdilerde bunun da ötesine geçerek sanal ortamda 7-24 yediden yetmişe kafasını telefondan gözünü televizyondan ayırmaz hale gelmiş bir toplum olmuşuz. Her isteyen istediğine ulaşma konusunda bir engel kalmamıştır. Bu ortamda Kimi düşüncesini pazarlıyor kimi ürününü. Kimi ahlaki erdemlerini(!) sunuyor, kimi de ahlaki bir kural tanımadan ne biliyor ne buluyorsa pazara döküyor. Bu ortamı fırsat bilenler de kimi cehaletinden kimi de ihanetinden din adına konuşmaya başlıyor. Bunlardan bir kısmı; Dindarların hatasını dine yükleyerek dini yaşanılmaz, uygulanamaz, hayatın gerçekleri ile örtüşmeyen bir ütopya olarak göstermeye çalışıyor. Diğer guruplar ise ilmilikten ve ciddilikten uzak kendi görüş ve kabullerini tek doğru imiş gibi takdim ediyorlar. Sonuçta bu günkü sanal âlemde gördüğümüz curcuna ortaya çıkıyor.
Bir dünya görüşü ehil olmayanların eline bırakıldığı zaman acemi şoföre teslim edilmiş araba gibi ne kaporta kalır ne de motor. Kısa zamanda hurdaya çevrilip bırakılacağı gibi; Allah’ın dininin de hiçbir hürmetini bırakmadan münakaşa malzemesi haline getirmektedirler. Hâlbuki din tartışmak için değil yaşanmak için gönderilmiştir.
Bu durum karşısında bizim ne yapmamız gerekir konusuna gelince; Hz. Ömer (r.a.)’ın : “Ben kötülerden korkmam. Fakat kendini iyi kabul edenlerin de en az kötüler kadar cesaret gösterememesinden korkarım” sözünde olduğu gibi; bizlerde üzerimize düşeni yapmakla mükellef olduğumuzun bilinci ile hareket etmek zorundayız.” Bizim derdimiz dini doğru öğrenmek, amacımız iyi bir Müslüman olmak ise, dinimizi Kur’an’dan örnekliği de Allah’ın resulünden alarak yaşamaya ve yaşanacak doğruları anlatmaya çalışmak olmalıdır. Tâki fıtrat dini olan islamın ne olduğu, her nesil için doğru bir şekilde anlaşılmış olsun…


