Genel

Hak yemek orucu bozar mı?

Prof. Dr. İlhan İlkılıç / İstanbul Üniversitesi-Açık Görüş

Hak yemek Allah katında oruç ibadetinin bozulması anlamına gelir mi ve bundan dolayı kefaret gerekir mi sorusuna cevap veremesem de, hak yemenin oruç tutmayı ve oruç tutan kişinin Müslümanlığını anlamsız hale getirdiğini söyleyebilirim. Velhasılı kelam: Trafikte hak yemek orucu bozar mı, bilmem ama Müslümanlığımızı bozar. Hızla sekülerleşmemize ve materyalistleşmemize rağmen Ramazan geldiğinde insanların birbirine farklı şekillerde daha fazla yardım ettiğine, şefkat ellerinin daha fazla uzandığına şahit oluyoruz. Fakat aynı şey acaba oruç ve ahlak ilişkisinde de mevcut mu? İbadetler üç boyutlu bir var oluş dünyasına hapsedilemez, her daim fiziki dünyanın ötesindeki dünyayla ilişki içerisindedirler. Sonuç olarak her ibadet ontolojiler arasıdır.
Ramazan dolayısıyla televizyonlarda yapılan programların vazgeçilmezi, oruçla ilgili olan sorulardır. Artık duymaktan bıktığımız ‘Sakız çiğnemek orucu bozar mı?’ ve ‘Denize girmek orucu bozar mı?’ soruları, sıkça sorulan soruların başında gelir. Evimde televizyon olmamasına rağmen, bu programlardan birine ‘adını vermek istemeyen bir seyirci’ sıfatıyla katılıp ‘Trafikte hak yemek orucu bozar mı?’ sorusunu İstanbul’daki şehir hayatını yaşayan biri olarak sormak istemişimdir. Bu sorunun -televizyonlarda özellikle son dönemlerde bazen rastladığımız- dalga geçme amaçlı bir soru olmadığına, tam tersine çok ciddi ve önemli bir soru olduğuna inanıyorum. Bir Müslüman olarak bu soru hakkında -herhangi bir fıkhi söylem iddiası olmadan- düşüncelerimi bu yazıda müşahhaslaştırmaya çalışacağım.

Modern dünyada oruç

Müslümanların modern dünyada yaşamış olduğu en önemli sorunlardan biri, kanaatimce, İslamiyet’in temel normatif kavramlarını ve temel ibadetlerinin anlamını, yaşadığı modern hayata tercüme edememiş olmalarıdır. Bu tercüme eksikliğinden dolayı bu kavram ve ibadetlerden neşet eden davranışlar hayatlarını şekillendirememekte ve modern dünyanın temel söylemlerine karşı herhangi bir ahlaki tavır konamamaktadır. Bu kavramların en önemlileri Hz. Peygamberin hayatında neşvü nema bularak temel şekillerini alan hak, adalet ve kul hakkı kavramlarıdır.

İslamiyet’teki ibadetlerin sembolik bir yanı olup, görünen özelliklerinin ötesinde, aynı zamanda metafiziki bir anlam taşımakta ve insanı aşkın haliyle sarmaktadır. Aynı zamanda ontolojik geçişkenliğe (transandantallik) sahip bu ibadetler, insanın fizik ötesi alemle bağını kurmaktadır. Bu bağ daha çok bir ağ karakterinde olup sadece yaratıcı ve insan arasında değil, insan-insan ve insan-tabiat ilişkilerini de kapsamaktadır. Yaratıcı ile olan ilişkinin iyi olması için diğer insanlara ve tabiata karşı da iyi bir insan olmak gerekliliği bu ilişkiler ağının önemli özelliklerindendir. Dolayısıyla tüm ibadetler üç boyutlu bir var oluş dünyasına hapsedilemez, her daim fiziki dünyanın ötesindeki dünyayla ilişki içerisindedirler. Sonuç olarak her ibadet ontolojiler arasıdır.

Oruç ve ahlak ilişkisi

Bahsedilen tüm bu sıfatlara, içinde bulunduğumuz Ramazan ayında tuttuğumuz oruç, güzel ve anlamlı bir örnek olarak gösterilebilir. Oruç, insanı fiziki olarak organ, doku, hücre ve molekül düzeyinde etkileyen bir ibadettir. İnsan bir taraftan molekül düzeyine kadar inen bir değişimi yaşarken, diğer taraftan oruçla birlikte ahlaki olarak da mükemmele doğru değişmesi istenmektedir. Bu etkilenmenin gerçekleştiği değişim süreci savruk bir evrim değil, irade ve sorumluluğa dayanan bir özgürlükle gerçekleşmesi beklenen bir tekâmüldür. Aşağıdaki ayet ve hadislerden oruç ibadetinin Allah katında bir değere ulaşmasının ancak insan-insan ilişkilerinde iyilik hali ve ahlaklı davranmakla olacağını öğreniyoruz.

“Bunlar, tövbe edenler, ibâdet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar, rükû’ ve secde edenler, iyiliği emredip kötülükten alıkoyanlar ve Allah’ın koyduğu sınırları hakkıyla koruyanlardır. Mü’minleri müjdele.” (Tevbe Sûresi 112)

“Hiçbiriniz, oruçlu olduğu gün çirkin söz söylemesin ve kimse ile çekişmesin. Eğer biri kendisine söver veya çatarsa, ‘ben oruçluyum desin'” (Buhârî, Savm 9)

“Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terketmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına kıymet vermez.” (Buhârî, Savm 8, Edeb 51)

“Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisine kuru bir açlıktan başka bir şey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kılanlar vardır ki, namazlarından kendilerine kalan yalnız uykusuzluktur.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)

Allâh Resûlü bir gün: “Oruç, oruçluya yakışmayan şeylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandır.” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm: “(Oruçlu) onu ne ile zedeler?” diye sorunca Resûl-i Ekrem: “Yalan ve gıybetle…” cevâbını verdiler. (Nesâî; Sıyâm, 43)

Yukarıdaki ayette oruç tutma, iyiliği emretme ve kötülükten alıkoyma eylemleriyle -ki bu iki eylem yani iyilikte bulunma ve zarar vermeme tüm kadim ve günümüz ahlak sistemlerinin en temel prensiplerindendir- beraber zikredilmektedir. Ayrıca burada müjdelenen insanlar arasında olmak için orucun ahlakın bu temel ilkeleriyle sıralanması ve aynı kategoriye konması dikkat çekmektedir. Yine yukarıda zikredilen hadislerden de yalan söyleme, insanları aldatma veya insanlara zarar verme eylemlerinden sakınmadıkça orucun anlamını yitireceğini öğreniyoruz. Burada her ne kadar belli gayri ahlaki olan bazı davranış şekillerinden örnek verilse bile, bu kategoriye gayri ahlaki tüm davranış şekilleri girebilir. Yukarıdaki açıklamalar ve zikredilen ayet ve hadisler ışığında Müslüman toplumlarda Ramazan ayı geldiğinde iyiliğin artması ile birlikte kötülüğün ve haksızlığın azalması beklenir. Gerçekten de hızla sekülerleşmemize ve materyalistleşmemize rağmen Ramazan geldiğinde insanların birbirine farklı şekillerde daha fazla yardım ettiğine, şefkat ellerinin daha fazla uzandığına şahit oluyoruz. Fakat aynı şey acaba yukarıda bağını kurduğumuz oruç ve ahlak ilişkisinde de mevcut mu? Burada kasdedilen sadece insanlara yardım ederek faydalı olmak değil, aynı zamanda insanlara zarar verecek, rahatsız edecek ya da mağdur edecek davranışları azaltmaktır.

Oruç, kul hakkı ve trafik

Pandemiden önce ekolojik sebeplerden dolayı toplu taşıma araçlarını tercih etmeme rağmen pandemi sürecinde enfeksiyonu şahsıma ve aileme bulaştırma riskini azaltmak amacıyla özel araçla üniversiteye gitmeye başladım. Bu durum bana meşhur İstanbul trafiğini daha yoğun yaşama ve bu trafik içerisindeki sürücülerin davranışlarını gözlemleme ve düşünme imkânı verdi. Sosyal hayatın birçok alanında olduğu gibi çok sayıda insanın müdahil olduğu trafik ortamında da belli kurallar mevcut ve bu kuralların birçoğu hak ve adalet kavramıyla yakından ilişkili. Bu kavramların olduğu yerde ise başkalarının hakkına riayet edilmesi veya başkasının hakkının yenilmesi mümkün olmakta.

Aynı yolda seyrederken trafiğin yoğunlaştığı durumlarda sürücülerin -eğer hastalık ve yangın gibi acil bir durum sözkonusu değilse- bir öndeki aracın arkasına geçerek seyir etmeleri gerekir. Burada en erken gelenin sıraya girmesi ve zamanı geldiğinde ilerleyerek ana yola geçmesi ya da trafik ışığından geçmesi, tüm sürücüler eşit statüde olduğu için eşitlik prensibine göre yapılır. Tüm sürücüler eşit olduğundan dolayı, yol hakkı, önce gelenindir. Burada yan şeritten ilerlerek amiyane tabirle ‘kaynak yapmak’, sırada bekleyen sürücülerin haklarının ihlali ve gaspı anlamına gelir. Böylesi eylemlerin istisnai durumlar dışında kontrolü ve caydırıcılığı olan cezai işlemlerle cezalandırılması mümkün değildir. Bu gibi durumların düzenlenmesi tamamen o anın içinde olan insanların davranış şekillerine bırakılmıştır. Mikro seviyede bir hak ihlali olarak nitelendirilebilecek bu davranışın kategorik olarak büyük hak ihlallerinden hiçbir farkı olmayıp fark sadece tedricidir (graduel).

‘Trafikte kaynak yapma’ olayının neden bir hak yenmesi olduğunu açıkladıktan sonra bu ahlak dışı davranışın yukarıdaki belirttiğimiz oruç ibadetinin özelliklerinden dolayı Müslüman bir toplumda Ramazan ayında azalmasını bekleyebiliriz. Her ne kadar bilimsel temsili bir gücü olmasa da benim yapmış olduğum tecrübelerde bu beklenen değişmenin ya da azalmanın olmadığını söyleyebilirim. 2020 yılına ait bir istatistiki veriye göre Türkiye genelinde insanların yüzde 76’sı oruç tuttuğunu söylemekte. Lise mezunu olmayan kişilerde bu oran yüzde 81’e yükselirken, Üniversite mezunlarında bu oran yüzde 65’e düşmekte. (https://dogruveri.com/turkiyede-ramazan-orucu-tutma-orani/ (Erişim Tarihi: 1.5.2021)) Dolayısıyla trafikte yer alan ve bu hak ihlalini yapan her 10 kişiden 7’sinin oruç tuttuğu kabul edilebilir. Bu istatistiklere göre, hak ihlalinde bulunan insanların arasında mutlaka oruç tutanların da olduğu söylenebilir. O zaman burada şu soruyu sormalıyız: Acaba neden oruç tutan insanlar böylesi bir hak ihlalini yapmakta ve dolayısıyla ahlaksızca bir davranışta bulunmaktadır?

Bu şekilde hak ihlali yapan oruçlu bir Müslümanın iki temel sorunu vardır. Bunlardan birincisi, oruç tutmakla başkasının önüne geçerek yapılan hak ihlali arasındaki ilişkiyi görememesi. İkincisi sorun ise eğer böylesi bir ilişkiyi görebiliyorsa, görerek vâkıf olmasını eyleme dönüştürememesidir. Birinci sorun oruç ibadetinin metafiziki ve ahlaki boyutunun modern zamanlarda anlamının kavranamamasından, ikincisi ise Müslümanın bu ilişkiyi kendi hayatı ve ahlaki davranışları içerisinde anlamlandıramamasından kaynaklanmaktadır. Yani birincisi entelektüel bir eylemi kapsarken, diğeri ise ahlaki bir eylemi kapsar. Şüphesiz bu iki eylem şekli birbiriyle belli bir nedensellik içerisinde olan ve birbirine bağlı bir ilişkidir. Burada trafikte ve hayatın tüm alanındaki hak ve hukuğa riayet etmemizin sadece Ramazan ayıyla sınırlı kalmaması gerektiğini vurgulamak malumun ilamı olduğu için ayrıca söz konusu edilmeyebilir. Burada aslolan Ramazan ve orucun bize kazandırdığı birçok hassasiyetlerin arasına ilk etapta oruçla ilgisi görünmese de bu ilişkinin var olduğunu ve önemli olduğunu vurgulamaktır.

Ahlaki özne insan

Bu tartışma ve açıklamalardan sonra tekrar ‘Hak yemek orucu bozar mı?’ ya da örneğimizde kalacak olursak ‘Trafikte hak yemek orucu bozar mı?’ sorusuna dönebiliriz. Kanaatimce bu soru iki açıdan ele alınabilir: Birincisi fıkhi açıdan, diğeri ahlak felsefesi (etik) açısından. Bir fıkıhçı ve ‘din adamı’ olmadığım için ehil olmadığım bir alanda söz söylemem doğru olmaz. Aslında bu yazının konusu da bu değildir. Allah ile insan arasındaki ilişki, özel bir ilişkidir. Bu ilişki içerisinde yer alan ibadetlerin rükunları İslam geleneği içerisinde zamanın şartları gözetilerek belli metotlarla din alimleri tarafından ortaya konulmuştur. Ahlak felsefesi açısından ilginç olan soru ise oruç ibadetinin ontolojiler arası özelliğini göz önüne aldığımızda bilginin eyleme dönüşmesindeki fonksiyonunun ne olduğudur.

Orucun ontolojiler arasındaki metafiziki anlamını kavramışsak orucun bizi iyilik yapmamız için salması, kötülük yapmamamız için de tutması beklenir. Oruç bir ahlaki özne olamayacağına göre, ahlaki özne olarak bizlerin orucu kâmil, ahlaklı ve erdemli insan olmak için bir fırsat olarak görmemiz ve orucu bir vesile kılmamız gerekir. Eğer bunu yapamıyorsak yazının başında belirttiğimiz bir Müslüman olarak temel kavram ve ibadetlerin modern dünyaya ve modern dünyadaki hayatımıza tercüme edilmesi konusunda zorluklar ve eksiklikler yaşıyoruz demektir.

Müslümanlığımızı bozar

Sonuç olarak hak yemek Allah katında oruç ibadetinin bozulması anlamına gelir mi ve bundan dolayı kefaret gerekir mi sorusuna cevap veremesem de, hak yemenin oruç tutmayı ve oruç tutan kişinin Müslümanlığını anlamsız hale getirdiğini söyleyebiliriz. Velhasılı kelam: Trafikte hak yemek orucu bozar mı, bilmem ama Müslümanlığımızı bozar.

Daha Fazla

İktibas Çizgisi

İktibas Çizgisi Yönetici

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir