GenelYazarlardanYazılar

MEKKE’NİN ““Güçlü Allah İnancı”?

Tarihin her zaman diliminde bitmeyen bir mücadele ortamı var olagelmiştir. Tarafların insan cinsinden olması ayrıca DÜŞÜNDÜRÜCÜ OLMALIDIR.

Alternatif düşünce ekolü (şeytanın- insan cinsinden- taraftarları) beğenemedikleri yolun (Sırat-ı-Müstakimin) değiştirilmesi, dejenere edilmesi noktasında olanca çaba harcadıkları tarihin kaydettiği, inkâr edilemez gerçeklik olmaktadır.

İslam öncesi Mekke Arap toplumu geleneksel, bu güne benzeyen, çok dindar ve Allah inancı çok güçlü bir toplumdu. Ve İslam çok dindar (!) bir topluma karşı, dahası Allah inancı çok güçlü olan bir topluma karşı bir aksiyon hareketi olarak doğdu.

Elçiler ellerinde vahiy denilen belgelerle toplumla yüz yüze geldiğinde, reaksiyonla karşılaştılar. O gün toplumsal din anlayışı ile bu günün dindarlık anlayışı/ yaşayışı tıpkıbasım gibi özellikler sergilemekteydiler.

Dikkat edin! Halis olan din Allah’ındır. O’nun dışında veliler edinenler (derler ki): “Bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye bunlara ibadet ediyoruz.” Allah, ihtilaf ettikleri konularda aralarında hükmedecektir. Şüphesiz ki Allah, yalancı ve kâfir olan kimseyi hidayet etmez. (39/Zümer, 3)

Şirkin temelinde “uzak Allah” ve “kusurlu insan” tasavvuru vardır: “Biz kimiz ki Allah’a (cc) doğrudan dua edelim?”, “Günahlarımız o denli çok ki bu kirli ağızlarla nasıl Allah’ı çağıralım?” Bu batıl düşünce, insanı “Allah’a (cc) yaklaştıran veli” arayışına itmektedir.

Geleneksel dinciliğin en önemli unsuru güçlü bir Allah inancıdır. Allah’a inancı olmadan şirkin olması ve Allah’a inanmadan da müşrik olmak mümkün değildir.

Geleneksel din ’in/ dindarları olan Mekkeli putperest Arapların, Allah inancı hususundaki durumu Kur’an’da/ Müminun Suresi 84 -89. ayetlerinde şu şekilde anlatılmaktadır;

De ki; yeryüzü ve içindekiler kimindir? Eğer biliyorsanız söyleyin. Allah’ındır, diyeceklerdir. De ki; öyleyse hiç düşünüp ibret almaz mısınız?

Yine de ki; yedi göğün rabbi ve o göklerin en yükseğinin rabbi kimdir? Diyecekler ki; onlar da Allah’ındır. Sen de de ki; hala Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?

Yine de ki; her şeyin yönetimini elinde tutan her şeyi koruyup kolladığı halde korunmaya gereksinimi olmayan kimdir? Eğer biliyorsanız, söyleyin. Diyecekler ki; Allah’tır. Sen de de ki; öyleyse nasıl oluyor da büyülenip aldanıyorsunuz?”

 

Tüm bunlara RAĞMEN, diretiyor/direniyorlardı. Önlerinde kurtarıcıları (!)   putperest Arap önderlerden Ebu Cehil tam da bu nitelemeye uygun gelecek şekilde putperestlerce ,

“Ebu’l – Hakem” yani “Hikmetin Babası”, “Erdemli Bilginin Kaynağı”, “Bilgeliğin Babası” denilerek övülüyordu.  Sanki bu gün “olmasaydı, olmazdık denildiği gibi !

Yani Müslümanların Ebu Cehil yani cahilliğin babası, cahilliğin kaynağı dedikleri şahsa müşrikler / putperestler asla hak etmediği bir sıfat veriyordu.

Gerçek adı Hişam oğlu Amr / Amr bin Hişam olan Ebu Cehil’i müşrikler açıkça Bilgeliğin Babası biçiminde niteleyip övgüleyerek onu, Allah’ın velisi /dostu, Mekke’deki gölgesi gibi görüyorlardı.

Nitekim Ebu Cehil, haşa Allah adına hüküm veriyor, egemenlik sürüyordu.
Bu nedenle de, Orijinal İslam’ı kendi egemenliğine tehlike olarak görüyor atalarından gelen gerçek(!) dinin muhaliflerini engellemek için her şeyi yapıyordu.
O günün etkin pasifize etme silahı olan, itibarsızlaştırma/ ötekileştirme, marjinalleştirme gibi toplumda etkin olarak kullanılan silahların, bu günde benzerinin kullanılması, cahiliye şirk düzenlerinin değişmez karakteri olarak belirginliğini korumaktadır.

Kendilerini yeryüzünde Allah’ın gölgesi olarak gören bütün egemenler;

Firavunlar, Nemrutlar, Karunlar Laik demokratlar, tevhit dinine çağıranları dinsizlikle itham etmişlerdir. Aslında onların dinsizlik dedikleri dinin ta kendisiydi. Oysa onlar kendi düzenlerini Allah’ın düzenine yani dinine alternatif olarak ikame etmeye kalktılar.

Üstelik bunu da Allah’ı kullanarak yahut Kur’an’ın ifadesiyle “Allah ile aldatarak” yaptılar.
Sanılanın aksine ne Firavunlar, ne Nemrut, ne Karun gerçekte apaçık bir biçimde Allah’ı inkâr etmedi. Tam tersine, çok güçlü bir Allah inancına sahiptiler.
Fakat kendilerini Allah adına hüküm veren seçilmiş kimseler olarak gördüler.

Onlar Musa’nın rabbine, İbrahim’in rabbine itiraz ediyorlar, kendi Allah tasavvurlarını savunuyorlardı. Oysa gerçek olan, Hz. Musa’nın, Hz. İbrahim’in rabbi idi. Yani onların Allah tasavvuru idi.

Ebu Cehil ve müşrikler Bedir Savaşı için yola çıkmadan önce Kâbe’nin örtüsüne yapışarak ve Bedir’e vardıklarında da haykıra haykıra ve ellerini açıp Allah’a dua etmişlerdir. Dualarında özetle ve mealen;

Ey Allah’ım, bizimle akrabalık ilişkilerini kesen, bize bilmediğimiz (senin dinine aykırı) şeyler getiren bu DİNSİZLERİ (Kafirleri), bu mal mülk düşmanlarını helak eyle!
Bedir’de haklıyı galip, haksızı perişan et!
Ey Allah’ım, iki ordudan daha aziz, daha güçlü olanına, iki gruptan daha hidayet üzere olanına, iki gruptan daha kerim olanına, iki kabileden daha hayırlı olanına yardım et ve ona zafer / fetih ver!”

Diye yakarmışlardır. (Bedreddin Çetiner, Fatiha’dan Nas’a Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/414-415)

Ve, MEKKE’NİN ““Güçlü Allah İnancı”? benzer motifleri ile çağdaş aklın hareketin kalabalıklarının ki ile öylesine benzer niteliklere sahipti, bu günde aynı benzerlikleri aynel yakın müşahede etmekte değil miyiz?

Son söz olarak “Müşrik olabilmenin olmazsa olmaz ilk ve tek şartının, Müslimlik / Müslümanlık iddiasıdır, Ki; şirk/ ikilem/ ortaklık kurulabilsin.

Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir