
Yeni Şafak yazarı Ersin Çelik, dört gün aralıklarla kaleme aldığı yazı dizisinde ülkenin son dönemlerde kanayan yarası olan uyuşturucu ve sanal bahsin yol açtığı manevî ve toplumsal tahribatı sahici örnekler ve dikkat çekici tespitlerle ele almakta ve uyarılarda bulunmaktadır . İktibas çizgisi olarak bu tehlikenin ciddiyetini önemsiyor ve bu tespit ve uyarıları okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz.
Elitlerin Tuzağı: Tasmalar kimin elinde?
Uyuşturucu ve fuhuş düzeneğinde, küresel elitlerin “dokunulmazlık” zırhının nasıl örüldüğü, medya, siyaset ve bürokrasi ittifakının nasıl koruma kalkanına dönüştürüldüğü ve gerçeklerin örtbas edilme süreçleri ibretlik bir “yükseliş ve çöküş tablosu” olarak karşımızda duruyor.
Şu günlerde taksit taksit deşifre edilen karanlık sistemin nasıl bu kadar uzun süre ayakta kalabildiği merak konusu olsa da siyaseti dizayn etmeye devam etme gücüne de odaklanmak gerekiyor. Uzun zamandır gündemde… İddiaları aşan bilgi ve belgeler ortaya çıktı. Kayda alınan isimlerin fotoğrafları düşüyor önümüze artık.
Ortaya saçılanlar, magazinel bir skandaldan çok daha fazlası. Siyasetin ve bürokrasinin, yatak odalarında nasıl kurgulandığının kanıtı. Nüfuz alanlarını genişletmek isteyen o “görünmez el”, en etkili silahı olan “özel hayatın gizliliğini” bir şantaj unsuruna dönüştürerek iktidar alanlarını belirlemiş. İşte şimdi o perdeler iniyor. Görüyoruz ki, hiçbir güç, sapkınlıklar üzerine kurulan saltanatını sonsuza dek koruyamıyor.
İMTİYAZLI MİSAFİRLERİN UTANÇ MÜZESİ
Amerika’da taşları yerinden oynatan ve tüm dünyanın anbean takip ettiği Jeffrey Epstein dosyasından söz ediyorum. Gayri meşru yaşam düzeni iflas etti etmesine ancak Epstein’in ölümüyle -ya da öldürülmesiyle- kapatılmak istenen dosya, aslında sistemin kendini kurtarma çabasıydı. Görülüyor ki mızrak çuvala sığmadı. Kurdukları o “şantaj adası” şimdilerde, bir tatil beldesi olmaktan çıkıp, “ev sahipleri” ile “imtiyazlı misafirlerin” sonunu hazırlayan bir utanç müzesine dönüşüyor.
ABD yargısının kamuoyuna sunduğu yüzlerce sayfalık yeni belgelere bakılırsa, tutanaklarda 150’yi aşkın isim; mağdur, tanık ya da fail olarak kayıtlara geçti. Ancak bu “şeffaflık” görüntüsünün arkasında bir “seçicilik” de var.
Önce, bu zamana dek ne olup bittiğine dair kısa bir özet geçeceğim: Kendini “finans danışmanı” olarak tanıtan Jeffrey Epstein, 2000’li yılların başından itibaren, nüfuzlu kişileri bir araya getirdiği adasında reşit olmayan kız çocuklarına yönelik cinsel istismar ve fuhuş ağı kurmakla suçlandı. 2008’de Florida’da açılan ilk dava, savcılıkla yapılan ve ABD hukuk tarihine kara bir leke olarak geçen tartışmalı anlaşmayla, sınırlı bir ceza ile kapatıldı. Epstein kısa sürede serbest kalırken, o savcı yıllar sonra ABD Çalışma Bakanı yapılarak ödüllendirildi. Epstein 2019’da New York’ta yeniden tutuklandığında ise onlarca mağdurun ifadesine dayanan ağır suçlamalarla yüzleşmesi bekleniyordu. Ancak 10 Ağustos 2019’da Manhattan’da tutulduğu hücresinde ölü bulundu. Resmi makamlar “intihar” dese de şüpheler dinmedi. Epstein’in ölümünün ardından soruşturma en yakın ortağı Ghislaine Maxwell’e yöneldi ve 2021’de 20 yıl hapse mahkûm edildi. Ortada yüzlerce mağdur ve ifade olmasına rağmen, Epstein’le bağlantılı önemli isimlere dokunulmadı ve dosya, yayımlanan belgelerdeki sansürler nedeniyle tartışmaların odağında kalmayı sürdürdü.
FUHUŞ ADASI MI İSTİHBARAT MERKEZİ Mİ?
Gelelim şimdiye… Yayımlanan son fotoğraflardan sonra şu netleşti ki, bu dosya, bir sapkınlıktan çok, “bir yöntemi” işaret ediyor. Bu kadar sistematik, uluslararası ve onlarca yıl ayakta kalan bir ağın, istihbarat aklı olmadan, sadece bir sapkının fantezisi olarak kurulması hayatın olağan akışına aykırı.
Görülüyor ki, Epstein’in kurduğu düzen zorbalıkla değil de “erişim” ve “ayrıcalık” sistematiğinde işlemiş. Ancak ayrıcalıklı olmanın bedelleri vardır. O adaya adım atan küresel düzenin elitleri, aslında iradelerini teslim edip geliyorlardı. Orayı, sadece sapkın arzuların tatmin edildiği bir tatil köyü olarak görmek safdillik olur. Orası, dünyanın en güçlü insanlarının “tasmalarının takıldığı” operasyon merkeziydi.
Düşünün… ABD başkanları, İngiliz Kraliyet Ailesi mensupları, Hollywood yıldızları veya milyar dolarlara hükmeden baronlar. Normalde attıkları her adım resmi ve özel güçler tarafından korunan bu insanlar, o adada en aşağılık halleriyle kayıt altına alındılar.
‘BAL TUZAĞI’NDAN ‘ELİTLERİN TUZAĞI’NA
İstihbarat literatüründe, cinselliği kullanarak birini tuzağa düşürmek ve şantajla yönetmek anlamına gelen “Bal Tuzağı” kavramını çokça işitiyoruz. Ben de bundan yola çıkarak “Elitlerin Tuzağı” kavramını dile getirmek istiyorum.
Önce dokunulmaz oldukları hissettirilen, sonra da o dokunulmazlıkları şantaj kasetlerine kilitlenen üst düzey isimler bunlar.
Biraz sesli düşünelim: İmzalanan uluslararası anlaşmalarda, alınan savaş kararlarında veya fonlanan toplumları dönüştüren projelerde, Epstein adasındaki kasalarda duran “kasetlerin” ne kadar payı var?
Asıl soru ise şu: Bugün dünyayı yönetenlerin iradelerinin ne kadarı kendi ellerinde?
Çünkü Epstein belirli bir çevreye değil, dünyaya yön verenlerin hayatlarına sızmıştı.
SUÇ YOK GÖRÜNTÜ VAR
Batı medyasında yayımlanan analizlerinde de görüldüğü üzere, ortaya çıkarılan belgeler ve fotoğraflar kamuoyunun odağını mevcut siyasi denklemlere göre şekillendiriyor. Eski ABD Başkanı Bill Clinton’ın Epstein ve Maxwell ile farklı ortamlarda görüntülenmesi yoğun biçimde dolaşıma sokuldu. Suç isnadı yok, ancak bolca “görüntü” var. Diğer tarafta Trump cephesinde de benzer bir algı savaşı yürüyor. Dosyalarda adının geçtiği kısımlar ile servis edilen görseller arasındaki tutarsızlık, siyasi müdahaleyi işaret ediyor.
Bu durum şunu anlatıyor: Epstein dosyası üzerinden suçtan çok “algılar” konuşuluyor. Herkesin konuştuğu belgeler, birilerinin “siyasi pozisyon alması” için kullanılıyor.
Sonuç olarak: Elitlerin tuzağı zaaflar üzerinden kuruldu, kayıt altına alınarak sistematikleştirildi ve zamanı gelince servis edilen “siyasi silaha” dönüştürüldü.
Epstein öldü. Ama dosyası hâlâ yaşıyor. Kimin konuşacağına, kimin susacağına ise hukuk değil, hâlâ o görünmez “güç” karar veriyor.
Çürüme: Yukarıdan aşağıya…
Son dönemdeki yasa dışı bahis ve uyuşturucu operasyonları, Türkiye’de uzun süredir göz ardı edilen bir gerçeği görünür kıldı: Toplumsal çürüme artık yalnızca yoksul mahallelerin ya da zor durumda kalmış bireylerin meselesi değil. Aksine, çürümenin, “sosyal etkileşim fırtınası”nın da etkisi ile toplumun en görünür, en güçlü ve en ayrıcalıklı kesimlerinden başlayarak aşağıya doğru yayıldığı bir dönemin içindeyiz.
Uzun yıllar boyunca suç ve toplumsal bozulma tartışmalarında “yoksulluk suç doğurur” tezi öne çıktı. Elbette ekonomik sıkıntı, suça yönelmeyi artırabilir. Ancak bugün tanık olduğumuz tabloyu bu kalıpla açıklamak giderek imkânsız hale geliyor. Ekonomik zorluk yaşamayan, üstelik yüksek güç ve prestije sahip kişilerin bile suça, manipülasyona ve karanlık ilişkilere bulaştığı bir dönemden geçiyoruz. Bu, klasik sosyolojik okumaların ötesine geçen, değerler dünyasındaki hızlı ve derin kırılmanın işaretidir.
PARA İÇİN BEBEKLERİ ÖLDÜREN DOKTORLAR
Geçtiğimiz yıl sağlık sektöründe ortaya çıkarılan bir suç örgütü, çürümenin niteliğine dair çok şey söylüyor. Aralarında doktor, hemşire ve sağlık çalışanlarının olduğu “Yenidoğan Çetesi”nin, özel hastanelerde yoğun bakım doluluğunu artırarak üst sınırdan ödeme almak için etik dışı uygulamalara yöneldiği belirlendi. Bazı bebeklerin yaşam hakkının, ekonomik kazanç uğruna bilerek riske atıldığı tespit edildi. Bu vakada ne yoksulluk ne eğitimsizlik, ne de sosyal dışlanma söz konusu. Yüksek gelir, profesyonel uzmanlık, toplumsal saygınlık gibi avantajlara sahip kişilerin suç üretmesiyle karşı karşıyayız.
FUTBOLCULARIN FUTBOLA İHANETİ
Benzer bir çözülme spor dünyasında yaşanıyor. Halihazırda milyonlar kazanan bazı profesyonel futbolcuların yasa dışı bahis çeteleriyle iş birliği yaptığı, maç sonuçlarının manipüle edildiği, hakem ve yöneticilerin bu süreçlere dahil olduğuna ilişkin soruşturmalar gündemi sarsıyor. Bine yakın futbolcu disiplin sürecine sevk edilmiş durumda, gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleşti.
Bu tablo da ekonomik gerekçeyle açıklanabilir mi?
Hayır! Çünkü bu kişilerin zaten yüksek gelirleri ve toplumun üst kesiminde pozisyonları var. Burada karşılaştığımız, zenginlik ya da fakirlikle değil, ahlaki yönelimlerin ekonomik arzular tarafından yutulduğu bir yapı.
Futbolcular, genç kuşakların doğal rol modelleridir. Onların çöküşü, yalnızca kendi kariyerlerini değil, gençlerin değerler manzumesini zedeliyor. Spor alanında yaşanan bu çözülme, toplumun alt katmanlarında “suçun normalleştiği” bir zemin inşa ediyor.
VİTRİNDEKİ SUÇ MODELLERİ
Toplumun vitrini sayılan medya ve eğlence dünyasında da benzer bir tablo ortaya çıktı. Ana haber bültenlerinin tanınmış ekran yüzleri, popüler dizi oyuncuları, milyonların dinlediği şarkıcılar ve sosyal medyada çok yüksek takipçi kitlelerine hitap eden fenomenler… Son zamanlarda pek çoğunun ismi uyuşturucu ile mücadele operasyonlarında geçmeye başladı. Kullandıkları uyuşturucu türüne kadar ortalığa saçıldılar. Eğer toplumun vitrinindeki en çok izlenen, alkışlanan, takip edilen kişiler suça bulaşıyorsa, sahne gerisindeki geniş kitlelerin bundan etkilenmemesi kaçınılmaz olacaktır. En popüler figürlerin dahi suç soruşturmalarına konu olduğu bir ortamda, sokaktaki gencin suçtan uzak durmasını nasıl bekleyebiliriz? Rol modellerin birer birer suça bulaştığı toplumda, özellikle gençler arasında suç normalleşir. Aksini iddia etmek “suçlara” ortak olmaktır.
TEFECİ İMAM SKANDALI
Toplumsal çürümenin belki de en sarsıcı örneklerinden biri, dini kurum çatısı altında yaşandı. Yakın zamanda Karabük’te düzenlenen bir tefecilik (faizle yasa dışı para verme) operasyonunda gözaltına alınanlar arasında bir imam ile bir müezzin olduğu ortaya çıktı.
Polis soruşturmasında bu şahısların da dahil olduğu çetenin milyonlarca liralık yasa dışı faiz geliri elde ettiği tespit edildi. Topluma rehberlik etmesi, maneviyatı ve ahlaki değerleri temsil etmesi gereken kişilerden söz ediyoruz. Onların böylesine bir kara para düzenine bulaşması, çürümenin toplumun çekirdek katmanında başladığını da gösteriyor.
ÇÜRÜME NEREDE BAŞLAR?
Bu örneklerin toplamı, bizi temel bir soruyla baş başa bırakıyor: Toplumsal çürüme gerçekten nerede başlar?
Geleneksel sosyolojik analizler, suçu genellikle toplumun zayıf, eğitimsiz, ekonomik açıdan dezavantajlı kesimlerine bağladı. Oysa son günlerde arka arkaya ortaya çıkan olaylar, çürümenin yukarıdan başladığını, ancak aşağıda görünür hale geldiğini gösteriyor.
Elbette yoksulluk suç oranlarını etkiler, bu sosyolojik olarak bilinir. Ancak doktor, futbolcu, gazeteci, seçilmiş siyasetçi, fenomen, bürokrat, din görevlisi gibi “en güvenilir, en görünür, en itibarlı” konumlarda bulunan kişiler suça karışıyorsa, mesele artık ekonomik değildir.
Bu, doğrudan ahlaki ve kültürel bir bozulmadır. Tepedeki yozlaşma, aşağıda yaşanan suça da zemin hazırlar. “Madem en tepede bile böyle…” cümlesi, toplumsal çürümeyi hızlandıran en tehlikeli duygulardan biridir.
YUKARIYA BAKTIĞIMIZDA NE GÖRÜYORUZ?
Bu nedenle asıl kritik soru şu: Toplum yukarıya baktığında ne görüyor?
-Suça karışmış doktorlar,
-Bahis çeteleriyle iç içe geçmiş futbolcular,
-Uyuşturucu operasyonlarında adı geçen ekran yüzleri ve fenomenler,
-Para ilişkileriyle anılan siyasetçiler, bürokratlar, gazeteciler,
-Tefecilikle suçlanan din görevlileri…
Böyle bir manzara karşısında toplum kime güvenebilir? Değerlerini kime emanet edebilir? Gençlerini kimden koruyabilir?
İnsanlar ve özellikle de gençler, “En güvendiğimiz, sevdiğimiz, oy verdiğimiz bile böyle…” diyerek umutsuzluğa ya da yanlış yollara sapmaya daha yatkın hale gelmezler mi? Rol modellerin, itibar suikastı ve kaostan beslenen dijital mecralarda kendi değerlerini yıkması, gençlerin zihninde sadece suçun normalleşmesine değil, aynı zamanda sağlıklı bir kimlik inşasının önündeki en büyük engellerden olan güvensizliğe de yol açıyor.
İYİLEŞME NEREDEN BAŞLAR?
Hiçbir toplum bir gecede çürümez. Hiçbir toplum bir gecede de iyileşemez. Ancak hem çürüme hem de iyileşme yukarıdan başlar. Bu nedenle görülüyor ki yalnızca yasaları uygulamak yetmiyor.
Topluma ahlak, adalet ve güven duygusunu yeniden kazandırmak, güçlü konumda olanların hesap verebilirliğini sağlamak, rol model niteliği taşıyan kişilerin etik sınırlarını güçlendirmek zorundayız.
Toplumu hem çürüten “rol model krizinden” hem de sosyal medya kaynaklı etkileşim fırtınasından çekip almak gerekiyor. Çünkü bu fırtına, sadece kaosu büyütmekle kalmıyor; aynı zamanda yıkımı normalleştirerek genç kuşakların değerler dünyasını tarumar ediyor.
Hakikat şu:
Toplumsal güven yukarıda başlar, aşağıda hissedilir.
Çürüme de böyle; iyileşme de.
Mesajlardan yükselen çığlık: “Ben gidemeyen kadınlardanım”
Sanal kumarın ocakları nasıl söndürdüğünü yazdığım son iki yazıdan sonra telefonum susmadı. Bir haftadır bana ulaşan mesajları okudukça yüreğime taş oturuyor. Şunu da peşinen ifade edeyim: Aşağıda okuyacağınız satırlar, yüzlerce mesaj arasından seçilmiş örnekler değil. Rastgele açıp okuyabildiklerim. Daha fazlasına bakmaya ise yüreğim el vermiyor. Her biri ayrı bir enkaz, ayrı bir feryat…
“Çocuklarım için sabrettim”
Bir öğretmen hanım şunları yazıyor: “Ersin Bey, sanal kumar yüzünden evliliğim bitti. Çocuklarım için sabrettim, yıllarca göz yumdum ama sonunda kendi ruh sağlığımı korumak için ayrıldım. Bu pisliğin bütün aşamalarını iliklerime kadar yaşadım.”
“Evde gram huzur yok”
Genç bir kadın şöyle anlatıyor: “Son yazınızı okuyunca kendimi okur gibi oldum. Eşim ‘bir daha yapmayacağım’ dedi. Borcunu ödeyemiyor. Evde huzur kalmadı. Ne yapacağımı bilmiyorum. Dua edin lütfen.”
“Hamileyken bile tehdit etti”
Dehşete düşürecek bir başka bir mesaj: “Bu illet yüzünden hayatım mahvoldu abi. Adam geldi, ‘hafızım’ dedi, ‘imamım’ dedi… Sonra umutlarımı, hayallerimi, her şeyimi aldı. Boşandım ama hamileyken bile tehditlerinden kurtulamadım. Hiç pişman değil. Aileme hakaret ediyor. Kızım babasız büyüyor. Bu illet dindar–dinsiz ayırt etmiyor. İnsanları fark ettirmeden içine çekiyor. Sonra ortada ne din kalıyor ne vicdan.”
“Elimde sadece imanım ve namusum kaldı”
Bu feryat gurbetten: “Ersin hocam, ben 38 yıllık evliliğimi sanal kumar yüzünden bitirdim. Öylesine sinsice yaptı ki derdimi kimseye anlatamadım. Gurbetin bir köşesinde tek başıma yaşıyorum. İnsan bazen ‘Ben seni anlıyorum’ diyen bir tek kişiye muhtaç oluyor. Elimde sadece imanım ve namusumla kaldım. Tüm hesabı Allah’a havale ettim.”
“Evin içi kaos, bir kızımız var”
Başka bir öğretmenin satırları: “Eşim 4–5 yıldır coin ve bahis yüzünden borçlandı. Evi, arabayı, tüm birikimimizi kaybettik. Hâlâ yalan söylüyor. Evin içi kaos. Bir kızımız var. Boşanmayı ciddi ciddi düşünüyorum.”
“Mahallemizde iki genç intihar etti”
Yürek yakan bir şahitlik: “Kıymetli bir konuya değindiniz. Bizim muhafazakâr mahallede iki genç bahis borcu yüzünden intihar etti. Aileler paramparça oldu. Her şeyi para ile çözeceğini sanan zihniyet evlatlarımızı yok ediyor.”
“Polis memuru canına kıydı”
Gelen en sarsıcı mesajlardan biri: “Ersin Bey, Kocaeli’de 30 yaşındaki bir polis memuru sanal kumar borcu yüzünden intihar etti. Ailesi perişan. Bu illet çok yaygınlaştı artık.”
“Ben gidemeyen kadınlardanım”
Bir başka kadın, tek cümle ile bile bir evin yıkılışını anlatıyor: “Ben gidemeyen kadınlardanım abi… Yuvam, güvenim, sevgim, ne varsa enkaza döndü.”
KUMAR, KAPIYI ÇALMADAN GİRİYOR
Mesajların tümünde aynı ağırlık, aynı ortak cümle var “Kimse bu illetin bu kadar yakınımıza sokulduğunu fark etmemiş.”
Görüldüğü gibi, evlere sanal kumar gizlice sızıyor. Kapıyı çalmadan giriyor. Bir telefon ekranında büyüyor ve sonrası felaketler zinciri.
Eşler anlatmaktan utansa da hayatlar çatırdıyor. Yaşananlar bir şekilde gün yüzüne çıkıyor ve evlerin, mahallelerin ortasına, akrabaların gündemine; bir borç kağıdı, bir icra bildirimi, bir kavga, bir yalan, bir ayrılık, bir intihar haberi olarak düşüyor.
Bu mesajları sizlerle paylaşmam gerekiyordu. Yazdıkça sonu gelmeyecek biliyorum fakat Türkiye’nin dört bir yanından yükselen bir toplumsal çöküş haritası var önümüzde.
Bir öğretmen… Bir polis memuru… Bir anne… Bir genç kadın… Bir gurbetçi… Bir mahalle sakini… Dikkatiniz çekerim: Kumar enkazının fotoğrafındaki çeşitlilik sorunun “sınıfsal” değil “toplumsal” olduğunu kanıtlıyor.
Hepsi de benzer acılar yaşamışlar. Yuvalar yıkılıyor. Güven kayboluyor. Gelecek yok oluyor. Baba gidiyor. Anne gidiyor. Çocuklar kalıyor… Okuduğum mesajların çoğunda tekrar eden bir dua var: “Allah düşenleri kaldırsın, düşmek üzere olanları korusun.”
Sayın “kullanıcı” yangın var yangın!
Bu köşede üst üste sanal kumar batağının nasıl büyüdüğünü kaleme almıştım. Yazılardan sonra gelen mesajları okumaya ise yüreğim elvermedi. Hele bir ablanın yazdıkları… “Kardeşim polis ve iki yıldır sanal kumara bulaştı. Gözü hiçbir şeyi görmüyor. Devletimiz ve ülkemiz için milli güvenlik sorunu olduğunu düşünüyorum” diyordu.
Eşlerden, annelerden, kardeşlerden böyle onlarca mesaj aldım. Bir taraftan memlekette yasa dışı bahis ve kara para aklama operasyonları düzenleniyor. Ancak “sıradan oyuncuları” bu bataklıktan çekip alacak düzenlemeler yapılmıyor, etkili sanal bariyerler kurulmuyor. “Slot Makinesi” Google’da en fazla aranan kelimeler arasında. Gece yarıları, sabaha karşı cep telefonu ekranlarından ocaklar sönmeye devam ediyor.
Bunları karamsarlık olsun diye yazmıyorum. Konuşmamız gerekiyor. Feryatları, figanları duymalı ve duyurmalıyız. Anlaşılıyor ki toplumu içten içe yakıp küle çeviren bu yangının söndürülmesi için alevlerin görünmesi gerekiyor. Yoksa kimseler “Yangın var!” diye bağırmayacak!
İşte toplumu içten içe saran bu yangının haritasını görmek, dumanın kaynağına inmek için geçtiğimiz gün İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi’ndeydim. Enstitü Sosyal’in uzun süredir üzerinde çalıştığı “Türkiye’de Dijital Kumar” raporunun tanıtım toplantısını takip ettim.
OKUMUŞLARIN SESSİZ ÇÖKÜŞÜ
Salona girerken zihnimde bilindik “bağımlılık” sunumları dinleyeceğim fikri vardı. Ancak duyduklarım, not defterime düştüğüm Doç. Dr. Adnan Veysel Ertemel’in şu cümlesi raporun ne kadar tafsilatlı olduğunu anlatmaya yetti: “Dünyada müşterisine ‘kullanıcı’ diyen sadece iki sektör var: Biri uyuşturucu tacirleri diğeri ise teknoloji üreticileri.”
O ablanın mesajında bahsettiği polis kardeşimizi ve binlerce genci esir alan şey, tam da bu “kullanıcı” olma hâli değil mi?
Enstitü Sosyal’in araştırma raporuna geçecek olursak… Tamamı 221 sayfa. Kurumun internet sitesine yüklenmiş, dileyen inceleyebilir. Ben iki gündür matbusunu notlar alarak okuyorum. Çünkü bu raporda tek yazıda ifade edilemeyecek sosyal çöküntü verileri yer alıyor. Yazıda, sizlere dikkat çeken bulguları aktaracağım.
Misal, sanal kumarı genellikle “işsiz”, “eğitimsiz” veya “toplumun kıyısında kalmış” insanların sorunu zannediliyor. Hatta sosyo-ekonomik analizlerle destekleyerek, “Toplumun alt kesimi zengin olma hayaliyle şans oyunlarına ve ardından da sanal kumara bulaşıyor” deniliyor. Yanılıyoruz!
Bu bakış açısı (bana göre toplumsal sorunların üzerini “örtme” biçimi) büyük yanılgıymış. Enstitü Sosyal’in sahadan, Yeşilay’ın bağımlılıkla mücadele kuruluşu YEDAM’ın kayıtlarından ve odak gruplardan topladığı veriler bu kalıplaşmış tespitleri yerle yeksan ediyor.
Rapor, bağımlılık tedavisi görenlerin yüzde 86,7’sinin lise ve üniversite mezunu olduğunu söylüyor. Daha da vahimi, bu kişilerin yüzde 81’inin düzenli bir işi var. Yani karşımızdaki tehlike sadece sokak aralarındaki izbe mekanlarda, ruhsatsız oyun salonlarında değil; plazalarda, devlet dairelerinde, üniversite kampüslerinde, sıcak evlerin baş köşesinde. Eğitimli gençlerimiz, bu dijital bataklığı “kaldıraçlı işlem”, “borsa” veya “coin” kılıfıyla meşrulaştırıyor. Kendilerini kandırıyorlar elbette, ta ki maaşları yattığı gün o reddedemeyecekleri “bonus” teklifi ekrana düşene kadar. Burada da yapay zeka araçları devreye giriyor. Maaş yattığı an “dürtmeler” başlıyor.
TEFECİYE BORÇLANAN KADINLAR
Raporun sunumu yapan araştırmacı Nursen Tekgöz’ün paylaştığı veriler ise toplumdaki kırılmaların boyutunu gösterdi. Sanal kumar bağımlılığı sadece eşten dosttan borç almalar ve banka kredileriyle sınırlı kalmıyor. ‘Tefecilik’ gibi kriminal suç yapıları da artık okumuş, beyaz yakalı kesimin hayatına müdahale ediyor. Tekgöz, sahada karşılaştıkları 32 yaşında, iyi eğitimli, “beyaz yakalı” bir kadının, kumar kaynaklı borç batağından çıkabilmek için tefeci bulup, 100 gram altın karşılığında 400 gram borçlandığını anlattı. Neden? Çünkü algılar parayı, emek ve alın teri olmaktan çıkarıp ekrandaki “sanal rakamlara” dönüştürmüş. Bu çöküşün sonu ise başka bir suça bulaşmak. Araştırmaya göre, kumar batağına düşenlerin yüzde 99’u bir şekilde şiddet sarmalına (aile içi veya dışsal) maruz kalıyor. Yani sanal kumar sadece cüzdanı değil, insan onurunu ve can güvenliğini de tefecilerin inisiyatifine terk ediyor.
BANKALAR DA “İŞİN” İÇİNDE
Doç. Dr. Adnan Veysel Ertemel’in şu tespiti, olayın vahametini teknik olarak da ortaya koyuyor: “Dijital kumar bireysel bir tercih değil, dikkat, zaman ve davranış üzerine bilinçli kurulmuş bir tasarım sistemidir.”
Karşımızda insan iradesini yenmek üzere kodlanmış yapay zeka destekli algoritmalar var. Bir yanda bağımlılıkla mücadele eden kurumlar, diğer yanda kendi mobil uygulamasının en görünür yerine “şans oyunları” sekmesini yerleştiren bankacılık sistemi… Bu çelişkiyi görmeden, dopamin döngüsüne hapsedilen gençleri suçlamak en kolayı.
YİRMİSİNDE BAŞLIYOR, 35’İNDE FARK EDİLİYOR
Raporun en can yakıcı bulgularından biri de “kayıp yıllar” istatistiği. Gençler dijital kumara ortalama 20’li yaşların başında (üniversite çağında) başlıyor. Peki, kendileri ile yüzleşip ya da artık yakalanıp “tedaviye” ne zaman başvuruyorlar? 30’lu yaşların ortasında.
Aradaki o 10-15 yıl “sessiz yıkım” dönemi. Evlerin dağıldığı, borçların dağ gibi büyüdüğü, güvenin sıfırlandığı koskoca bir kayıp zaman. Sanal kumara saplanan kadınlarda durum daha da vahim. Onlar “damgalanma” korkusuyla gizli oynuyor, depresyondan kaçış olarak görüyor ve yardım istemeye çekiniyorlar. Bu yüzden istatistiklerde az görünüyorlar ama evlerin içindeki yıkım sanılandan büyük.
SEFERBERLİK ŞART
Enstitü Sosyal Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan’ın dikkat çektiği nokta ise içinde bulunduğumuz vahameti gösteriyor: “Her alanda seferberlik başlatılmalı.” Sanal kumar meselesi kişisel bir eğilimden çıkıp sistemsel bir krize, hatta yazının başında belirttiğim gibi bir milli güvenlik meselesine dönüşmüş durumda. Çözümün kodları çok net: Devletin, ailenin, akademinin ve medyanın topyekûn “seferberlik” ilan etmesi şart. Çünkü akıllı telefonların ekranından sızan bu zehir, sadece cüzdanları değil, bu ülkenin sosyal dokusunu, aile yapısını ve geleceğini çürütüyor.
YARIN SABAH NE YAPMAK GEREKİYOR?
Programda, rapora emek veren kıymetli hocalara bir soru yönelttim. Dedim ki; “Rapor çok detaylı. Tespit, teşhis ve tedavi yöntemleri var. Ancak sorun çok katmanlı ve ‘nereden başlanmalı’ kararsızlığı da söz konusu. Sizler, yetkiniz olsa yarın sabah acil eylem planı olarak nereden başlardınız?”
Bir hocamız “Sanal bahis reklamlarını yasaklardım” dedi. Bana kalırsa, bataklığı kurutana dek internetin fişini çekerim. Çünkü sanal kumarı; başta Google olmak üzere Facebook, Instagram, X ve diğer sosyal medya platformları besliyor. Bu mecralar üzerinden masum oyun reklamları, grafikli tanıtımlar, yapay zeka araçları devreye giriyor. O nedenle, ilk etapta reklamları yasaklamak en doğrusu.
Peki “ha” deyince yapılabilir mi? Android ve iOS tabanlı telefonların marketlerindeki şeker patlatma oyunlarının tüm türevleri yasaklanabilirse; çocukların ücretsiz oynadığı strateji oyunlarında seviye geçmek için izlemeleri gereken reklam videolarından sanal kumara direkt geçiş önlenebilirse pekâlâ mümkün olur.
Bir de göze almak gerek. Pedofili platformuna dönüşen, çocuk oyunları mecrası Roblox’a Türkiye’de erişim engeli getirildiğinde hangi gazetecilerin devreye girdiğini, influencer’ların bir anda nasıl pantere dönüştüklerini, hatta bazı “işbirlikçi annelerin” çocuklara dahi ağlaya zırlaya videolar çektirerek devlete baskı yaptığını gördük. Sanal kumara cephe almak da kolay değil. Lakin Enstitü Sosyal’in raporu da ortada. Okuyup bir kenara bırakan, görmezden gelen, kulaklarını tıkayan tüm yetkili merciler dün itibari ile sanal kumar belasına dair her şeyden mesuller artık. Oynatan ve oynayanlar kadar hem de.
Yangın var yangın! Bu ateşi sadece “kullanıcı” olanlar değil, hepimiz söndürmek zorundayız. İster insani ve İslami vazife deyin, ister alevlerin üzerinize sıçramasını önlemek… Ama hemen şimdi bir şeyler yapalım.


