GenelMektuplara Cevap

Yeni Nesildeki Ecdadını/ Geçmişini Kötü­leme Hastalığının Sebebi Nedir?

Soru: Bir insan içinden çıktığı toplumu, sul­bünden geldiği atalarını niçin her fırsatta kötüle-meye çalışır, saygısızlık eder ben sebebini anlamı­yorum ve nedenini bulamıyorum?! Hal bu ki, atan kötü ise sen de o atanın evladısın. “Otu kopartıp köküne bakarlar” diye bir deyim vardır bizde. Onlar kötü ise sen iyimi olacaksın? İlk karşılaştığında bir insana hangi ülkedensin, hangi millettensin, hangi şehirdensin, soyun boyun, anan baban kim gibi bir dizine soru sorarlar sizi tanımak için? Nitekim kimse soysuz boysuz türedi biri olmaktan şeref duymaz. Kimsede böyle bir insana değer vermez, saygı duy­maz. Köksüz ağaç gibi tutunacak yeri olmaz. Bu in­sanlar bunun bile farkında değiller!

Bu konuda sizler ne düşünüyorsunuz? Yu­murtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen bu türedilik nereden geliyor? Bildiklerinizi bizimle paylaşırsanız memnun olurum.

Cevap: Halis kardeşim bahsini ettiğiniz konu bir millet için çok önem arz eden bir konudur. Bir milletin geleceği mukaddes bildiği ne varsa kendi­lerine emanet edeceği evlatlarıdır. Bu nedenle düşmanlarınız sizden alamadığı intikamını evlatlarınız-dan almak için ilk olarak sizi siz yapan değerlerinizi bozmak; geleceğiniz olan genç kuşaklar üzerinde çalışarak geçmişle bağlarını koparıp köksüz, türe­di bir güruh haline getirmektir. Bir millet bu kadar düşüncesiz, duyarsız, işin nereye varacağını aklet­meyen balık hafızalı olabilir mi? Ağaç kökünün üze­rinde büyür, dal verir meyve verir, neslini devam et­tirmek için filiz verir, tohum verir. Köklerini toprağın derinlerine saldığı kadar dalları göğe yükselir.

İnsan gününü ve geleceğini inşa ederken ay­nen ulu çınarlar gibi gücünü geçmişinden alır. Bir toplumun tarihi ne kadar eskiye dayanıyor ise, ge­lecekle ilgili hayalleri, idealleri o oranda büyük olur. İdeallerini gerçekleştirmek için çalışır gayret eder. Hayalleri olmayanların geleceği de olmaz. Günde­lik düşünür gündemde kaybolup gider. Bu nedenle gençleri geçmişe dayanıp geleceğe uzanacak olan ciddi düşüncelerden uzak tutmak için bu milletin al-fabesini “uyu uyu yat uyu” diye başlatmışlardı. Bu ülkeye gelenler; toplumun geçmişle ilgili bin yıllık hafızasını silmek için ne gerekiyorsa yapmış; siste­mini kurup gitmişler. Özellikle uğrunda canını kanını evladını ve tüm varlığın ortaya koyarak korumaya çalıştığı dini ve geçmişi ile bağını koparmak için ne gerekiyor ise yapılmıştır. Dünya tarihinde bir ilk gerçekleştirilerek toplumun alfabesi değiştirilmiş; okuryazar oranı sıfırlanmış, gelecek kuşaklar için kütüphaneleri çöpe dönüştürülmüştür. Kılık kıyafet, gelenek görenek, hatta halkın duygularını yansıttığı türküsüne şarkısına bile yasak getirilmiş; zoraki batı müziği dinletilmiştir. Yeni nesil ecdadının eserlerini okuyup istifade edemez hale getirilmiştir. Kısacası geçmişi kireçli kuyuya koyup üzerine de beton dökülmüştür ki, İslam mikrobu yayılmasın diye. Bütün bunlar bu milletin kahraman! evlatları tarafından yapılmıştır!..

Geçenlerde İngiliz kraliçesinin ölümü dolayısı ile yayınlanmış bir yazı okumuştum. Konunun anlaşılmasına yardımcı olacağına inandığım için o yazının baş tarafını sizlerle paylaşmak istiyorum:

“*DEĞERLİ DOSTLAR* *SAYIN MUSTAFA* *GÜLDAĞI*n özel çalışması olan *KRALİÇE FORMATI*… adlı makalesini bilgilerinize sunuyorum.

▪▪▪ Unutmayın.

Kraliçe’nin ölümünün en çok gündem edildiği yer,İngiliz hâkimiyetinin en güçlü olduğu yerdir. İngiliz­ler neden çok güçlüdür bilir misiniz?

200 yıldır ülkelerde uyguladığı sinsi bir politika var­dır. Bir yeri işgal ederler. Geri çekildiklerinde dahi orada kalmaya devam ederler.

İngilizler kendi kültürel, hukuk, eğitim ve si­yasi düzenlerini kurmayı garanti altına alınca ora­dan çekilirler. Öyle ki çekildikleri ülkelerin halklarına bu çekilmeyi “kurtuluş günü” diye kutlatırlar. Büyük bir komedi ve tezgâhtır. İşte bu, Kraliçe formatı ve düzenidir. Çekildikleri ülkelerdeki nesiller 20 sene içinde İngiliz kültürünü benimseyerek yetişmeye başlamıştır bile. Yeni nesil, kendi kültür ve inancından uzaklaşıp tarihini, kültürünü ve inancını kötüle-meye başlamıştır bile. İşte İngilizler tüm gücünü bu politikadan alır.

Bu sebeple İngilizler bir yeri işgal ettiğinde değil, çekilmeye başladığında korkun. İngilizlerin kurduğu sistemde yetişen nesil için artık birinci düş­man İngilizler değil, kendi tarih, kültür ve inancını savunan insanlar olur. Anlayacağınız, düşman artık işgalci İngilizler değildir. ….”

Makalenin sonunu şöyle bağlıyor: “Tekrar edelim ve bitirelim.

İngilizler bir yeri işgal ettiğinde değil, çekilirken korkun.

Kraliyet adına düzen kurup, format atıp öyle çekilir­ler. O günü de size “kurtuluş günü” diye kutlatırlar. Kalın sağlıcakla…”/( Mustafa Güldağı)

(Makalenin tamamını okumanızı tavsiye ederim. Hayret edeceğiniz çok şey bulacaksınız)

Geçmişimiz olan Osmanlının yıkılmasını en çok isteyenin İngiltere krallığı olduğunu artık bilme­yen yoktur. Bunun için Osmanlı tebaasındaki azınlıklarla iş birliği yaptığını, ırkçılık anlamındaki milliyetçilik düşüncesini nasıl empoze ettiğini, çeşitli dernekler kurdurarak onlar vasıtası ile devleti yıprattığını ve nihayet Abdül Hamid’i tahtan indirme-ye muvaffak olduktan kısa bir süre sonra boğazları geçip Payitahtı işgal ettiğini ve tezgâhını kurduktan sonra da “geldikleri gibi (!) gittiklerini” biliyoruz. Şimdi bununla ilgili bir hatırlatmada bulunalım:

“Geldikleri gibi giderler” sözünü hatırlarsınız. Neyzen Tevfik bu konuda tarihe bir not düşmüştür:

“Geldikleri gibi gitmediler. Kimi itini, kimi bitini, kimi de piçini bırakıp gitti. Yoksa bu kadar şerefsizin bizden çıkması mümkün değildir” demiş!

Şimdi geride bıraktıkları neler yapmış ona bakalım: Metin Özer TR nin tek partisi CHP’yi hede­fe koyarak bir yazısında şöyle diyor: “Dinimizi din-size, Türklüğümüzü Yahudi’ye, devletimizi masona, dilimizi Ermeni’ye, medyamızı Sabatay’a ve direk­siyonu İngiliz’e teslim etmişiz.” (https://youtu.be/ YYsVGJGqb6w )

CHURCİLL bir resimde ismet paşanın elini sı­kıyor. Resmin altına ise şu sözleri yazmışlar: ”Osmanlıyı (Türkiye’yi) mahalle mahalle işgal etseydik hilafeti kaldıramazdık.” Kahramanlarımızın kraliçe formatıyla neler yaptıklarını, ne işler başardıklarını gördünüz mü?

Yine bir şiir okuyoruz göğsümüzü kabartarak. Şiir Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar ortak yapımı olduğu ifade ediliyor. Bu şiirin bir mısrasında söylenen şu cümle gayet manidardır: “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaşta.”

Bu yaratmanın nasıl olduğu ile ilgili yine Me­tin Özerin yazısına dönelim:

“Sabetay yazar Ilgaz Zorlu, Sabetayların

Türkiye’nin köşe başlarını nasıl ele geçirdiğini şöyle anlattı;

“O dönemde önce basın ellerine geçti. Vatan Gazetesi Ahmet Emin Yalman’ın elindeydi. Yalman *Yakubi’dir.* Tan gazetesi Serteller’e aitti. Serteller Sabetaycıdır ve Kapancı koluna mensuptur.

Ahmet Emin Yalman’ın yanında yetişen Abdi İpekçi’yi görüyoruz. İpekçi ailesi Sabetaydır. Daha sonra Hürriyet grubunu yönetti. Yakın zamana ka­dar Sabah Gazetesi, Akşam Gazetesi Sabetaycı idi.” Cumhuriyet Gazetesi’nin sahibi Yunus Nadi aynı za­manda bir Mason ve Karaim Yahudi’sidir. Cumhuri­yet Gazetesi’nin esas yükselişi Millî Şef İnönü döne­minde iki Yahudi şirketten aldığı destek sayesinde olmuştur. Basın Sabetaycıların Türkiye’de etkinlik kazanmasında çok etkili oldu. Siyaset ve medya desteğiyle Sabetaylar devletin kılcal damarlarına kadar girdi.

Dini de, Türklüğü de ve devleti de bunlar şe-killendiriyordu. Devrin fikir babası olan Tekin Alp (esas ismi) (Moiz Kohen) Yahudi idi ve Türkçülüğün el kitabını yazdı.” (https://youtu.be/YYsVGJGqb6w )

Moiz Kohen’lerin nasıl Tekin Alp olduğunu görüyorsunuz. İnsanların isimlerini değiştirmekle kafaları değişmiyor, kalpleri değişmiyor. Amaçları, davalarına olan bağlılıkları, hedeflerine ulaşmak için çalışmaları asla sekteye uğramıyor, ihmal edilmiyor. Yüzlerine takılan bu sahte maske, onların daha ra­hat hareketini sağladığı gibi; bu toplumun bir bireyi imiş gibi göründüğü için yaptığı tahribat daha da büyük oluyor. Müminlerin ferasetlerini kullanmaları için Ziya Paşanın şu mısralarını hatırlayalım: “Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

Rütbei aklı belli olur şahsın eserinden.”

İşte eserleri ecdadına küfreden bir nesil olarak karşımızda durmaktadır.

Buradan alacağımız çok büyük dersler vardır. Yıllardır lanetlenmiş bir toplum olarak, oradan ora­ya sürülmüş bu insanlar; gecesini gündüzüne katıp çalışarak amaçlarına ulaşmışlar ise. İnandığını mü­min ve İslam olduğunu iddia edenlerin üzerlerine büyük sorumluluklar yüklenmektedir. Dünyaya ve nimetlerine aldanıp gaflete düşenleri ne tabiat affe­der ne tarih affeder. Kendine ve geleceğine duyarsız kalan, nesillerini sorumsuzca “Fulburayt” anlaşmasıyla yabancıların ellerine teslim edenleri Allah da affetmeyecektir:

“Size ne oldu da Allah yolunda ve «Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tara­fından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!» diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!”

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inan­mayanlar ise tâğut (bâtıl davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı sava­şın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (Nisa 4/75-76)

Önce nefsimizi sonra neslimizi ve geleceği­mizi kurtarmak için mücadeleye devam edeceğiz. Biz müminler asla Allahtan ümidimizi kesmeyiz. Bu inançla yola çıktığımız Takdirde çalışıp gayret edersek amacımıza ulaşacağımıza inanıyoruz.

Dünyada dinimizin i’lası, nesillerimizin ihyası, mukaddesatımızın emin ellerde kıyamete kadar devamı için bütün varlığımızla çalışmaya devam edeceğiz. Umutlarımızın yeşereceğinden kuşkumuz yoktur. Allah kadın erkek hiçbir çalışanın emeğini zayi etmeyeceğini bildiriyor.(Ali İmran 2/195) Bu nedenle gayret bizden muvaffakiyet ise Allahtandır. Bu inançla çalışacağız. Düşmanlarımızdan daha çok gayret edelim ki, kazananlar bizler olalım!..

“Ey İnananlar! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihada hazır bulunun, Allah’a kar­şı gelmekten sakının ki başarıya erişebilesiniz.” (Ali İmran 3/200)


Daha Fazla

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir